
Yavuz Hocadan bir yazı...
…NAZAR BONCUĞU…
……………………………
Mavinin böylesine güzel görünebileceğini ve bu ismin 0’na bu kadar yakışabileceğini hiç tahmin etmemiştim..

Çocukluğumdan beri onunla ilgili anlatılanlar nedense hep abartılı gelmişti bana. Hatta mezramızın bir çok yerinin en az methedilen yer kadar güzel olduğunu düşünmüş ve içten içe şişirme bulmuştum hayranlıkla yapılan tasvirleri.
Yıllar sonra bir gün, oraya gezi fikri ortaya atıldığında içimdeki merak ve heyecan hat safhaya çıkmıştı. Çıplak dağların, tepelerin arasından, zirvesinden, yanından geçerken, içimden; “böylesine boş, ağaçsız, yeşilden ve sudan mahrum bir arazide, ne kadar güzel bir şey olabilir ki?” diye düşünmeye başlamış ve kendi kendime hak vermiştim. Ama son tepeden aşağıya dönüşte, vadi tabanındaki dereyi ve onun içinde uzayıp giden, cılız yeşilliği görünce, bir şeylerin olabileceğini düşünmeye başladım.
Son rampayı da indiğimizde yolun hemen altında, tepelerin vadi tabanı ile bitiştiği yere kurulmuş ve bizim mezrayı anımsatan küçük bir köyle karşılaştım. Köyün hemen altında ise o yukardan çok cılız görünen gür ve canlı yeşillik başlıyordu. Asıl merak ettiğim yere yaklaşırken küçük bir gölet’in yanından geçtik, cam gibi berrak suyu ve tabanındaki renkleri ilginç gelmişti bana. Arabamız park ettiğinde herkesten daha fazla bir merakla baktım etrafıma. İlk izlenimim aslında beni haklı çıkarıyordu. Yanımdaki arkadaşıma “hani nerde?” diye sordum. Onun yürüdüğü yöne doğru yürürken, içimdeki merak ve heyecan daha bir arttı.
Ve bir anda, gökyüzünün, belkide yılda birkaç defa ancak üzerine giyindiği, o eşsiz turkuazı ile karşılaştım… Kavak ve söğüt yapraklarının, canlı yeşili arasından adeta bir masal ülkesine açılan sihirli bir kapı idi. Kıyısına yaklaştıkça şaşkınlığım ve hayranlığım arttı. Alabildiğine berrak suyunun tabanında, turkuazın ve gök mavisinin onlarca tonu vardı!
Cam gibi temiz ve buz gibi soğuk suyu, “15 metreden fazla!” derinlikteki, çakıl tanelerini ve gölet’in tabanına yer yer serpilmiş yeşil korulukları andıran yosunları, bütün sadeliği ve detayı ile seyre sunuyordu.
Yosunlar ve gök mavisi arasında, bir görünüp bir kaybolan balıklar, adeta gökyüzünde gezintiye çıkmıştı..
Şırıl şırıl su sesleri geliyordu dağdan taraftaki kayalıklardan.
Başımı çevirip kavak ve söğüt dallarının arasından gökyüzüne baktım. Tek eksiği, Hezanlının serin esintisinde oynaşan canlı kavak yaprakları arasında yüzen, kırmızı benekli alabalıklardı!
Evet, anlatılanlar yetersizdi bile! Burası gerçekten o masmavi göğe öykünmüştü.
Kışın buz kesen, yazın kavrulan bu kıraç yamaçlara, derelere, dağlara düşen, kar taneleri, yağmur damlaları, her bir tanesinde, her bir damlasında gökyüzünden bir parça çalmış, turkuaz bir inci saklamıştı buraya…
Sanki bu hazineyi ilk kez ben buluyormuşçasına heyecanlandım...
Evet burası geçek bir hazineydi….
Adını aldığı gibi GÖKPINAR’dı…
…………………………

(fotoğraflar… Ökkeş BOZDAĞ)
(Bu arada Gürün kaymakamlığının Gökpınar’la ilgili büyük projeleri inşaat halinde. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.. ve Gökpınar'ı hala görmediyseniz çok şey kaybetmişsiniz!!!!!!!)
2008-GÜRÜN