Yunus Beye Teşekkür ediyoruz.
İhtilal Yılları
Yaylada güzel bir güz günü başlamak üzereydi. Güneşin şafak kızıllığı kaybolup ortalık aydınlanmaya başlamıştı ki dayımları cuma pazarına götüren traktörün, uzakta dönmekte olduğunu gördük. Sebebini anlamakta gecikmedik; askeri ihtilal olmuştu.
………………………
Ülkemiz, büyük bir kaosun eşiğindeydi. Başta siyasiler olmak üzere gençlik, öğretmenler, polisler kısaca toplum “biz” ve “onlar” olarak ortadan ikiye bölünmüştü. “Biz” haklıydık, vatanseverdik. “Onlar”sa devlet, millet düşmanı. O halde? Devlet onlara teslim edilmemeli, gerekirse dövüşle, kavgayla müdafaa edilmeliydi! “Onlar” da kimdi ki? İşte, akrabalarımız, arkadaşlarımız, komşularımız…ancak saçlarını farklı şekilde tarıyor, bıyıklarını dudaklarının üzerinden aşağıya indiriyor, farklı ayakkabı ve elbise giyiyorlar vs. Ancak bir saniye! “Onlar” ın da bir ideali vardı. Ülkeyi tam bağımsız hale getirmek ve sınıfsız bir toplum oluşturmak. Bunun için de başta bağımsızlığımızı elimizden almaya kalkanlar olmak üzere onların yerli işbirlikçilerine karşı gereken mücadele verilmeliydi.
……………………………..
Oysa henüz yeni yetme çağlarındaydık. İşimiz gücümüz her mevsimi kendi güzellikleri içinde yaşamak; yeşili, maviyi, beyazı, sarıyı anlamlandırmaktı kendi küçük dünyamızda. Sonra aşklarımız vardı; kimsenin bilmediği, duymadığı. Okulun açılması neden bu kadar uzar, Eylül neden bu kadar gecikirdi ki…böyleydi işte, her şey kendi doğallığı içerisinde akıp giderken “biz” ve “onlar” ayrışması, henüz küçük yaşlarımızda karşı karşıya kaldığımız bir vakıaydı. İbrahim Sadri’nin dediği gibi duvarlara, taşlara, ağaç bedenlerine kocaman laflar yazıyor, ancak “seni seviyorum” diye yazamıyorduk. Huzur adası beldemizi “yukarı” ve “aşağı” Telin olarak ayırıp, kendine göre toplum çatışmasının örneğini uygulamaya koymak isteyen kısa boylu, zayıf yapılı, kalın sarkık bıyıklı, gözleri kanlı “el” öğretmen vardı. Şükürler olsun ki belde insanımızın sağduyusu ve ortaokul müdürümüzün dirayeti böylesi bir çatışmanın önüne geçmişti.
…………………………….
Evet, orta okulu bitirip liseli yılların heyecanını duymaya başlamıştım ki Eylül ayının on ikisinde askeri ihtilal oldu. Akan kan, ihtilalin ertesi günü durmuştu! Nasıl olur, daha bir gün önce ellerinde silahları birbirini öldürmeye ant içmişlerin, bir gün sonraki amaçları değişmiş olabilir miydi? Şimdi düşünüyorum da taraflardan birinin amacı zaten devletin gücünü ele geçirmekti. Ülke yönetimine askerler el koyduğuna göre artık neyin mücadelesi verilecekti? Diğer grup zaten devlet elden gitmesin diye mücadele ediyordu. Asker müdahale edince her şey süt liman olmuş, siyaset en azından belli bir süreye kadar gündemden düşmüştü.
Ve ülkemiz açısından gündelik hayat, büyük bir dönüşüm geçirerek devam etmeye başladı. Bizim için de tabi…önce beldemize Gürün’den emekli bir öğretmen belediye başkanı olarak atandı. Sonra biz öğrencileri heyecanlandıran, arka tekerlekleri çift, gövdesi silindir yarısını andıran kırmızı bir minibüs geldi. Hepi topu karşılıklı birer sıra halinde oturağı olduğundan, başta biz erkek öğrenciler olmak üzere yolcuların büyük kısmı ayakta kalıyordu. Bunu geçtik, kafamızı dik tutacak kadar tavanı yüksek olmadığından, boynumuz bükük halde yolculukları tamamlarken nefes alıp vermekte zorlanıyorduk.
Muzaffer amcayı tanıdık; meşhur dondurmacımızı. Göz kapakları sürekli kapalıydı sanki. Sigara, dudağına adeta yapışık olduğundan, yediğimiz dondurmada küllere rastlamak mümkündü. Ama olsun, birkaç kuruşu denkleyip dondurma almışız, sigara külü mü dayanır bize. Tatlı da yapardı tabi. Okul çıkışında eğer tatlı alabilecek durumdaysak bizden mutlusu yoktu. Ürkek bakışlarla etrafı kolaçan eder, hemen oracıkta midemize indirirdik. Sami ve Hulusi’nin kulakları çınlasın!
Artık gençtik, delikanlıydık. Ama şöyle bir öğle arası, hocanın lokantasına gidip karnımızı adam gibi doyuracak durumda da değildik. Eylül günlerinde eğer Ebubekir abiden sağlam üzüm alabilmişsek Sami, Hulusi ve ben yakıt istasyonunun hemen arkasındaki servilikte kaybolur, karnımızı üzüm ve sıcak somun ekmeği ile doyururduk. İyi ki öğleden sonra ciddi dersler toktu. Yoksa sıcak ekmek adeta mideme oturur, tatlı bir uyku hissi kaplardı beni. Tabi resim öğretmenimiz Sabiha hanım “evet malzemeleri getirdiniz mi” dediğinde uykum kaçardı. Önümde ancak bir resim kağıdı ve kalemi olurdu çünkü. Buna rağmen hocamız anlayışlı davranır, benim gibileri fazla zorlamazdı. Kış günlerinde öğle yemeğini sınıfta Sami, Hulusi, ben ve Heloğ Aşır Emmi’nin torunu Osman’la birlikte yerdik. Ortada dört adet ekmek dürümü. Bizimkiler malum; sıcak bazlama arasına konulan yavan çökelekten, Hulusi’ninki biraz daha kaliteli peynirin tandır ekmeği arasına konulmuşu, ama gözler Osman’ın dürümünde. Patates kavrulmuş, içine peynir ve kıyma katılmış. Bir parçasını yersek ne mutlu…
…………………………..
Lise yıllarıyla birlikte hayatın gerçekleri de artık karşımızdaydı. Ailelerimize karşı sorumluluklarımız arttığından, masraflara bir şekilde katılmak için bulabildiğimiz işlerde çalışmaya başlamıştık. İyi de, amelelikle nereye kadar, ne yapılabilir? bu şekilde hayat nasıl devam eder? Gibi soruları da soruyor, kendimize göre cevaplar bulmaya çalışırken, okumanın ve bir meslek sahibi olmanın önemi kat be kat artıyordu.
İşte böyle, ihtilal yılları lise dönemime denk geldi. Bir tarafta idealler bir tarafta hayatın gerçekleri. Aslında, okumak iyi bir meslek sahibi olmak ve ülkeye hizmet etmek öyle tahmin ediyorum ki bütün bir gençliğin hedefi idi. İhtilal, hayata dair endişelerin daha bir ön plana çıkmasına vesile oldu. Derken, ideolojiler önemini yitirip mal, mülk sahibi olma, rahat bir hayat sürme özlemi toplumumuzda yer edinirken, seksenli yıllardan itibaren beldemizin geleceği de şekillenmeye başladı. Burada en önemli etken şüphesiz göç olgusuydu. Tarım önemini yitirirken, parçalanan topraklar kalabalık aileleri doyuramazdı. İşte bu acı gerçek beldemiz nüfusunun da hızla azalmasına sebep oldu.
……………………………….
İhtilalin üzerinden otuz yıla yakın bir süre geçti. Hak ve özgürlükler alanında sorunlar devam ederken, temel kavramlar üzerinde mutabakatın sağlanamadığını ve çatışma alanlarının hala mevcut olduğunu görüyoruz. Başta aydınlarımız, kurumlarımız ve siyaset yapıcılarımız olmak üzere toplum düzeyinde birlikte yaşamanın şartlarını yine birlikte tesis edemediğimizden halen sıkıntılar yaşamakta, böyle giderse benzeri sorunları yaşamaya da devam edeceğiz.
………………………………
Yunus EMRE
Avcılar/ İSTANBUL
.. kafamda her zaman ihtilal çağrısı yapıyor yazıların:)
kişliğiniz, azminiz, sakin ve kararlı duruşunuz, yazılarınızda aksediyor...
Hayatımız,koca bir resim aslında..iyi bir resim için bakmak yeterli değil görmek lazım, farkında olmak lazım..
GÜZEL TABLO OLUYOR ABİ;)
Ellerinize sağlık.....
Eski Gürün ortaokulundan selamlar.. (yan taraftaki selviler ve gölgesinde dürüm yiyen öğrenciler yok ama Mazıkıran tarafından yükselen bulutlar eski günlerdeki gibi ıslak.. dolu dolu:) )
Dayı merhaba...Allah o günleri bir daha yaşatmasın ülkenin genç ve üretken kitlesi bir hiç uğruna kaybedildi...Bizler gençliğimize kendi insanımıza sahip çıktığımız müddetçe gelecek adına ümit dolu olmamız kaçınılmaz bence...saygılarımla...
Yunus kardeş, O yıllar bizim Sivas sanat okulunda okuduğumuz yıllardı. Öğrencileri bırak öğretmenlerin birbiriyle kavga ettiği olurdu.Bizim üzerimizde çok büyük oyunlar oynanmış.Bunu 13 Eylül günü anladık.İnşaallah bunlar bizim için bir ders olur.Allah razı olsun.
Yunus Bey, yazınız yine çok güzel olmuş. Yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi o kadar güzel anlatıyorsunuz ki insan bir an aynılarını yaşıyormuş gibi hissediyor.Tebrik ederim. Ayrıca bu güzel yazıyı bizlerle de paylaştığınız için teşekkür ederim...Saygılar...
güzel insandan güzel sözler duyulur..bardağın içerisindeki ne ise dışına o yansır.
Hulusi efendinin çok hoş bir sözü vardır..
Hocam, ne mütiş bir hafıza siz anlattıkça o günleri kısmen yaşayan birisi olarak herşey gözümün önünden geldi geçti ortaokuldaki o meşhur öğretmenini kim unutabilirdiki ayı soyadı bu günkü gibi aklımda . Bu yazı için
bir sayfa yorum yazılır ellerinize sağlık suçatı haberin yönetiminde olmayı gerçekten hak ediyorsunuz SAYGILARIMLA