Hulusi Ağabey'e Teşekkürler...
ASA
Eskiye özlem, geçmiş yıllara hasret neden? Çocukluğu çok mu rahat, huzurlu, bolluk içerisinde geçmişti. Hayır, hayır bunların hiç biri değil. Onun geçmişte unutamadığı yalansız, dolansız, riyasız, başkasının derdiyle dertlenen, sevinciyle sevinen insan ilişkileriydi. Aradığı şey buydu. "Birde geçmişi olmayanın geleceği, eskisi olmayanın yenisi olamayacağına inanırdı".
Yıllar sonra çocukluğunda yaşadığı eve dönünce, eski eşyaların hepsi toplanıp, bir odaya yığılmış halde buldu. Yavaş yavaş eşyaları elden geçirmeye başladı. Neredeyse her eşya ona bir anısını hatırlatıyordu.
Yazılmış bir defter, çizilmiş bir resim kâğıdı, giydiği bir giysi, çok öncelerden yazılmış ”kestane kebap yemesi sevap acele cevap beklerim” diye biten sararmış bir mektup hele hele ilkokuldaki bir karne eline geçince duygularına engel olamamış, yüzünden süzülen yaşların nice sonra farkına varmıştı.
Duvarda asılı duran 10–15 yaşlarındayken giymiş olduğu yamalı ceketini alıp, pencere kenarına doğru ilerlerken ayağının dibine ucu sivri bir demir parçası düştü. Gözlerine inanamadı, düşen bir çocuğu yerden kucağına alır gibi aldı.
Paslana paslana rengi kahverengiye dönüşmüş, çocukluğunda ucuna bir metre uzunluğunda sağlam bir sopa takarak çiğdem, nevruz sökmeye giderken yanında götürdüğü asası ellerindeydi.
İçi içine sığmadı hemen çeşmenin başına geçip elindeki demir parçasını hem fırçaladı hem de yıkadı. Sonunda hiçbir değişikliğe uğramamış otuz yıl önceki rengiyle asası avuçları arasında durmaktaydı.
Elindeki asaya bakıp derin derin iç geçirerek kendi kendine söylendi. Bizi ne kadar fırçalarlarsa fırçalasınlar, ne kadar yıkarlarsa yıkasınlar acaba çocukluğumuzdaki o masum, saf, temiz, duru günlerimize geri dönebilir miydik?
Bahar sonunda, yaz başlangıcında arkadaşlarıyla fırsat buldukça Say’ın dibine Gakmalar’ın tepesine Çatağa... Çiğdem, nevruz sökmeye yülüme yülümeye, o sapsarı koyun alıçlarından toplamaya, kenger sakızı etmeye, kuzukulağı yemeye giderlerdi.
Şu anda içerde uyuyan çocuklarına baktı kendi kendine hayıflandı. Çocukları bu bitkileri ne görmüşler ne de yemişlerdi.
Ya başkasının çocukları, onlar bu bitkileri görmüşler miydi?
HULUSİ TATAR
İZMİR
sevgili kardeşim hulusi ne güzel anlatmışşın ellerine sağlık.senin yazılarını okurken kendimi hep köyde hissederek okurum.Bir taraftan sarıoğlanın tepesine çıkarım bir taraftan saya aslan mağarasına.bir taraftan çörtenliğe.ilk baharda söğüt ağacının dallarından yaptığımız borazanlar bir taraftan gavuraşısı kaysılardan yediğimiz çağlalar bir bir gözümün önünden bir film şeridi gibi akıp gider hüzünlenirim kimseye çaktırmadan başka bir odaya geçer ağlarım.her sene köye giderim.giderken apayrı bir çoşkuyla gider dönerken hep hüzünlenirim.ama artık kendimi bir nebzede olsa sizlerin bu güzel yazılarıyla teselli ediyorum hele bundan önceki yazılarının birinde topal eşe bibiyi öyle güzel anlatmışsınki defalarca okudum.ellerine saglık yeni yazılarını dört gözle bekliyorum kibar bibinin ellerinden öpüyorum selamlar
Eskinin çocukları hangi dağda ne yetişir bilirler, zamanı gelince de çiğdem, nevruz yada kenger toplamaya giderlerdi. Ancak ne yazık ki bu kültürümüzü yeni nesillere aktaramadık. Hep şehirleşmeden yakınıyoruz ama bence bu bahane olmamalı. Tevafuk diyeyim, bu hafta sonu çocuklarımla Erciyes''in eteklerinden kardelen toplamaya gittik. İnanın en lüks eğlence merkezlerine gitmekten daha güzeldi.
Yazı için teşekkürler Hulusi Abi.