Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

ÖLÜM RABITASI

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 4 Yorum | Okunma 2934 Okunma | Yazar Yazan: ebubekir | 25 Kasım 2009 20:58:48

Ebubekir Beye Teşekkür ediyoruz...

ÖLÜM RABITASI

 

Dünya kimseye kalmaz

Bir misafir hanedir

Arifler ona kanmaz

Bilirki efsanedir

 

Döktüğünü içersin

Ektiğini biçersin

Bir gelirsin geçersin

Gerisi bahanedir

 

Geldik ve gidiyoruz.. Bir varız bir yok..Hayat yalan ölüm gerçek.. Ölümün bir yaşı yok..Nefes ne kadar takdir edilmiş ise o kadar. Ömür nefes sayısınca belirlenmiş. Ne bir nefes artar ne de bir nefes eksilir.

 

Bu dünya bir misafirhane, bir konak yerinden ibaret.. Dünya baki olmadığına göre içindekilerde baki değil. Konan göçüyor, doğan ölüyor. Ölmesi gerekir.Çünkü insanın varacağı menzile varmak için ölmek şart. Ölmek yok olmak değil, başka bir alemde gerçek hayata adım atmak.  Ölüm ebedi hayatın giriş kapısı. Hayat ve ölüm, kimin daha güzel bir hayat yaşadığını göstermek için yaratılmıştır.

 

İşte bu doğum ve ölüm arasındaki mesafede elekler kurulmuş.. Elenen elenene..Kimi alta düşüyor kimi üstte kalıyor. Fani  alemden ebedi aleme herkes tek kapıdan girerken berzahta yollar ikiye ayrılıyor. Artık herkes kendi yoluna.

 

Ölümü inkar edebilecek bir münkir gelmemiştir herhalde. Ama bu dünyada öyle bir hayat sürüyoruz ki sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi. Bizler gafletle ömür tüketirken zaman bize neler hazırlıyor. Ömür ipi bizi mezara çekerken yaklaştığımız mezara ünsiyetimiz artmıyor.Her gün çevremizden yolcu ettiklerimizi görmek, namazlarını kılmak ve üzerlerine toprak atmak bile bizlere her an ölüme hazır olmamız gerektiğinin sinyallerini vermiyor. Daha doğrusu bizler böyle sinyalleri alamıyoruz. Kalpler kararmış, belki deölmüş olmalı.

 

 Ölüm meleği her gün her insana üçyüzaltmış defa nazar edermiş. Bu demektir ki her saatte onbeş defa yani her dört dakikada bir defa bizlere nazar ediyor. Ölüm meleği bize bu kadar yakınken, neredeyse her an bizimle beraberken ölüm aklımıza bile gelmiyor.

 

Neden ölümden konuşmayı sevmiyoruz ve korkuyoruz? Hızla ölüme doğru giderken gittiğimiz yeri ve bizi bekleyen şeyleri merak etmiyoruz. Çünkü yol üzerindeki nefse hitab eden fani lezzetlerle oyalanıyoruz, takılıp kalıyoruz. Gönlümüzü fani ve değersiz şeylere kaptırmışız. Onlara sahip olmak ve mamur etmekle meşgulüz. Ebedi olarak kalacağımız yurtları imar etmek yerine yarın elimizden çıkacak olan şeylere sevdalanmakla meşgulüz. Her mamur olanın sonu harap olmaktır.

 

Bir aldanış yurdu olan ve serapa benzeyen dünyanın güzelliklerine aldanıp giderken bir de bakıyoruz ki yol bitmiş. Gelmesi muhakkak olan çetin bir gün için tüm ömrümüzü oyun ve eğlence ile geçirmiş olmaktan haya etmiyoruz, korkmuyoruz. Ölüm bizleri uykudan uyandırıyor ve sonunda pişmanlıktan başka bir şey kalmıyor.

 

Ruhlar kafesteki kuş misali bedende hapistir. Ruhlar ancak ölüm ile kafesten kurtulur, hürriyeti elde eder. Allah(cc)’ı tanıyan ona kavuşmak ister. Salih bir insan ölse onu taşıyanlara “beni bir an önce götürün” diye seslenir ve bir daha da bu dünyanın vahşetine dönmek istemez. Ölümü sevmeyenler nefsini ve Allah’ı hakkıyla tanımayanlardır.

 

Zamanla yaşımız ilerler, saçımız sakalımız ağarır. Hastalıklar vücudumuzu istila eder. Ecel yaklaşır ve ölüm habercileri gelir. Gelen mesajlarda Rabb-ül Alemin(cc);” dünyayı bırak bana dön, bana gel” der.Ölüm Hakk’a kavuşmaktır ama dünya ile aramızda oluşan ünsiyettten dolayı dünyadan ayrılmak zor geliyor.

 

Ölüm belki de ansızın  gelecek ve bir gün ölüm meleği ile karşılaşacağız. Bunun her an olması muhtemeldir. Ama bizler böyle bir karşılaşmayı arzu etmiyoruz. Bu, ya ölüme hazır olmadığımızdan yada kalbimizdeki tul-i emelden dolayı.

 

Ölüm geldiğinde yıllarca yaşadığımız evlerimizden, gözbebeğimiz çocuklarımızdan ve beraberce koca bir ömrün zevkini ve çilesini paylaştığımız eşlerimizden ayrılacağız..Hem de bu dünyada bir daha görmemek üzere... Biriktirmekle çokca meşgul olduğumuz dünya malından nasibimiz ancak bir kefendir. Toplayıp biriktirdiğimiz malların hesabı ve sıkıntısı bizim üzerimize yüklenirken varisler sefasını sürecek. Varacağımız yer ise daracık ve karanlık bir kabir..Orada ne rahat döşekler ne de yorganlar var.Altımızda taşlar..kabrimizde yılanlar, çayanlar. İstisnaları ancak kurbiyyet ehli için var.

 

Bizi kabre kadar götüren dostlar akrabalar acele ile kabre bırakıp hızla geri dönerler. Bu zamanda bu işler artık gülerek yapılıyor. Ölüm büyük bir nasihatcıdır ama ölümden bile ibret alamaz olmuşuz. Kalbi katılaşan ölümden nasıl ibret alabilir ki zaten. Keşke tabutlarda taşıdığımız dostlarımızın, yakınlarımızın nidalarını duyabilseydik. Dünyanın kendisini oyalayarak düştüğü halin akıbetini bizlere haber vererek uyarmaya çalıştığını anlayabilseydik.Ey başı bir nutfe sonu ise bir cife olan insanoğlu!  seni mezarlıkta bile akıbet hesabından alıkoyan ve güldüren ne ki.?

 

Ölümü anlatabilmek ne mümkün.. Yaşanmadan anlatılanlar tariftir. İşin hakikatini ancak yaşayanlar bilir. Hakikat gayb perdeleri kalktığında görülecektir.  Ölüm kimisi için vuslat olurken kimisi için ise büyük bir pişmanlıktır. 

 

Ölümü çok hatırlamak tasavvufta önemli bir adaptır. Nakşibendilikte ölüm rabıtası yapmak şartlardan birisidir. Rabıta bağ kurmak demek. Ölüm ile bağ kurmak, ölümü düşünmek.. Ama kendisini ölünün yerine koyarak düşünmek. Ölümün acısını, ayrılığını, mahrumiyetini nefsinde hakk-el yakin yaşamak.

 

Ölüm rabıtası nefsani lezzetleri terkedip yönünü Hakk’a çevirmektir. Ölüm rabıtası kalbi yumuşatır, azgınlıktan, gafletten, ihtirastan alıkor. Dünya sevgisini kalpten çıkarır, bir çok günaha mani olur ve sonunda ihlas elde edilir.Kötü duyguların kalpten çıkarılmasıyla kalbe muhabbet gelmeye başlar.

 

Ölüm rabıtasında mürid kendisini sekerat halinde ve bizzat ölümü yaşıyormuş gibi düşünür.Ruhun kabzedilmesi anında can alıcı meleğinin gelişini, mel’unun çeşitli hilelerle en zayıf ve çetin anda imana saldırılarını yaşar. Mürşidinin bu mücadelede sürüsünü kurda kaptırmadığını görür.

 

Ölüm acısı çok şiddetlidir. Tam üç yüz kılıç darbesi. Peygamberlere kolaylaştırılan ve buna bile tahammül edemeyeceğimiz ölümün acısını herkes tadacak ve bu acının izleri kıyamete kadar devam edecektir. Bu çetin, şiddetli ve tahammül sınırlarını belki bin kere aşan ruhun bütün hücrelerden cesedi yırtarcasına terkettiği zamanda şeytan hayattaki en büyük gayretini göstererek iman avına çıkar. Şeytan çok büyük bir alimdir. Kimse ilmine ve ameline güvenemez. Bütün bir hayatın özeti ve ahiretin şifresi işte bu son anda saklıdır.Orada kalb-i selim istenir. Böyle bir anda ve halde kim manevi yardım istemez?

 

Nakşibendiler kalp zikriyle kalbi uyandırmaya ve devamlı Allah’ı zikreder hale getirmeye çalışırlar. Ta ki kalb zakir olsun ve kalb-i selim elde edilsin. Bu hali elde eden kişi ölüm anında şuurunu kaybetse bile kalbi otomatik olarak Allah diyene şeytan zarar veremez.

 

Allah dostları bu dünyada iken ölürler ve ölmeden evvel ölmenin sırrına ererler.Bu ölüm nefsin ölümüdür, aslında ıslahıdır.Ölüm onlar için mekan değiştirmektir, vuslata ermektir.Zaten bu dünyada iken ölmüşlerdir ve onlar için bir daha ölüm yoktur demişler. Yunus’un dediği gibi “ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez”

 

Ölüm her müslüman için keffarettir.Hz. Aişe(radıyallahü anha) ”Resulullah(sav)’ın vefatının şiddetini görünce, rahat can verenlere gıbta etmez oldum” buyurmuştur. Zira müslümanın dünyada iken çektiği bir çok sıkıntı ve musibetin keffaret olması gibi ölüm acısı ve şiddetide keffarettir.

 

Dünya müminin zindanıdır. Dünyadaki tüm sıkıntı ve zorluklardan kurtulmanın yolu ölümdür. Hayatın hakikatini anlayamadığımızdan ölümün hakikatini de anlayamıyoruz. Nedense bir türlü gafletten kurtulamıyoruz. İstisnaları olsada alim, cahil herkes aynı girdabın içinde dolanıp duruyoruz. Dünyaya aldanmayanlar ancak peygamberler ve ariflerdir. Bu dünyada ya bir garip yada bir yolcu gibi olmalı ve nefsimizi kabir ehlinden saymalıyız. İnsanı dünya lezzetlerinden alıkoyan ve ölüm sonrası için hazırlayan ölüm rabıtasını günlük vird gibi uygulamak hayatı ve ölümü daha anlamlı kılacaktır.


 | Puan: 10 / 3 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

HULUSİ TAKCI { 15 Aralık 2009 13:42:53 }
Selam. Naci abi arada bir yazılara bıraktığınız yorumlar vesilesiyle karşılaşıyoruz.Sizide artık yazar olarak görmek isterim. Bekir Beyin tasavvufi konulardaki malumatı bir sofi olması hasabiyle gayet derin. Gençlik dönemlerimizden beri kendimizi bir yere ait hissetmek istedik olmadı. Sizin kuşak mevcut durumla bizden önce yüzleşip hesaplaştınız. Geldiğiniz noktayı merak ediyorum doğrusu. Geçmiş gelecek arasında, dünle yarın arasında bulunduğumuz günle ilgili taşımamız gereken sorumluluk, anlayış
konusunda fikirlerinizden istifade etmek isterim. Bekir Beyin yazısının altına bu temennimi belirtmemin yanında Bekir Beyin yazısına bir şey demek fuzuli konuşmak olur. Sadece,sahabenin ve velilerin ölüm yokuşunu aşmış olduklarını,dünyanın menzillerden sadece bir menzil olduğunu hatırlatmak isterim .imanın en baş basamağı Allaha ve ahiret gününe iman olduğuna göre Ölüm güzel şey demekten maada denilecek bir şey yok.saygılar
ebubekir gür { 14 Aralık 2009 14:24:39 }
Değerli Naci hocam bu güzel ifadeler için ben sana teşekkür ederim.Ecdadımız sürekli ölümü düşünmek ve ölüm sonrasına hazırlanmak için mezarlıkları hep gözönünde bir yerlere kurmuşlar. Ölüm asla geri plana atılamayacak kadar hepimiz için hayati bir mesele. Hz. Ömer(ra) kendisine sabah akşam ölümü hatırlatmak için ücretli birisini bulmuştu. Sakalına ak düşünce bir tek beyaz kılın kendisine ölümü hatırlatacağını ifade etti. Bizdeki ağaran saçların nasihatini henüz duyamıyoruz.Bizlerinde keşke her gün yolu mezarlıklara düşse ve onlarla irtibat kuracak kalbimiz olsa. Allah razı olsun.
Bekirciğim tasavvuf konusunda bir şeyler bilmekten ziyade yaşamak önemli. Çünkü tasavvuf kitaplardan okumakla değil ancak yaşamakla öğrenilir. Nakşibendilikte ölüm ve mürşit rabıtası bir terbiye yöntemi olarak yapılmaktadır. Ölüm rabıtası konusunda Şeyh FethullahVerkanisi(ks) hz.lerinin şu sözünü de eklemek istiyorum; “Nakşibendi tarikatının temeli ve esası Zati muhabbet olduğundan dolayı ölüm rabıtasına önem verilmiştir. Sofi onunla kalbini masivadan ayırır, korkuya girmek için rabıta etmez. Bilakis onunla korkudan kendini kurtarır. Kalbine bu rabıta vasıtasıyla Allah-u Teala(cc)nın sevgisini ve Zati muhabbetini celb eder, diğer sevgileri de kalbinden siler. Ölüm rabıtasında sofinin en önemli vazifesi, ölümden korkmayı Zati muhabbete çevirmektir”
Mürşit rabıtası ise doktorun reçetede yazdığı antibiyotik ilaç ne ise nefsin terbiyesinde de rabıta odur.Rabıta bağ kurmak, bir şeyi başka bir şeye bağlamak demektir. Rabıta tefekkürün bir çeşididir. Tefekkür, mahlukatı düşünerek bunlardaki ilahi kudreti, hikmeti fark etmek, bununla kalbi zakir hale getirerek Allaha kurbiyyet- yakınlık hasıl etmektir. Rabıtanın asıl gayesi Allah’a bağlanmaktır.
Rabıta kime yapılır? Rabıta, Allah Resulünün(SA); “onlar görüldüğü zaman Allah hatırlanır” buyurduğu, şuhut makamına ulaşmış ve Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış kamil insanlara yapılır. Zira bu zatların kalpleri Allah’ın feyiz ve nur kaplarıdır. Rabıta ile sofi mürşidinin kalbindeki feyiz ve nurdan nasiplenerek kendi kalbini besler. Bu zattan akan ilahi aşk ve zikirle beslenir ve kalbi onun kalbine benzemeye başlar. Rabıta ile kalp uyanır ve Hakk’ı hakkıyla zikredebilecek vasfa ulaşır. İlahi feyizler, sırlar ve nurlar Allah Resulü’nden silsile ile mürşitlere gelir ve bu mürşide bağlananların kalplerine intikal eder. Bir hadiste Peygamberimiz;” Allah bana ne verdi ise hepsini Ebubekir’in kalbine aktardım” buyurmuştur.
Alimler şu iki ayet-i celileyi rabıtanın ve bir mürşide bağlanmanın gerekliliğine delil olarak göstermişlerdir.” Ey iman edenler! Allahtan korkun ve sadıklarla beraber olun”(Tevbe,119) Bu ayetde takva ve sadık kullarla beraber olmak emredilmiştir. Bazı müfessirler bu beraberliğin cismani bir beraberlik olduğunu, bazılarıda ruhani beraberlik olduğunu ifade etmişler ve bu ayetten muradın kamil mürşitler olduğunu belirtmişlerdir. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz”(Maide,35) Bu ayette de yine takvaya ulaşmak için bir vesileye yapışılması emredilmiştir. Yine bazı müfessir-i izam, “vesileden kasıt vasıtadır ve en büyük vasıtada mürşidi kamillerdir” demişlerdir.
Buharide bahsedildiği gibi, Hz. Ebubekir(ra) Peygamberimiz’in suretini tuvalette dahi yanında müşahede ettiğini Peygamberimize söylediğinde ruhanilerden utanç olmadığını söylemiştir. Yani sahabelerin bir an bile Resulullah’ın suretini müşahede etmeleri insanı Allah’a ulaştırıcı bir rabıtadır.
Hatta İmam-ı Gazali, İmam Sühreverdi, İbn-i Hacer Heytemi gibi zatlar namazın içerisinde Peygamberimizi rabıta yapmanın(şafii mezhebinde) meşru olduğunu beyan etmişler. “esselamü aleyke eyyühennebiyyü” derken Peygamberimizin nurunu karşısında beyaz bir direk suretinde düşünür ve verilen selamı aldığına inanılır.
Yine sadatlar başlangıçta müride rabıta yapmak gerektiği gibi fena makamına(ihsan mertebesi) ulaştıktan sonra da rabıtayı terketmek gereklidir demişler. Maksat Allah olunca ve Allah’a ulaşıldıktan sonra arada bir vesileye gerek kalmayacaktır. Bu makamda kalbi uyanan bir zat ancak varlıkları hakkıyla tefekkür edebilir. Selam ve dua ile..
Bekir { 11 Aralık 2009 23:41:31 }
Bekir abiye çok teşekkür ediyorum.Allah razı olsun çok güzel anlatmış.Rabıta ile ilgili biraz daha geniş bir yazın olursa çok iyi olur abi,belliki sende tasavvufi bilgi çok bunları bizimle paylaşırsan seviniriz.Saygılar sunuyorum ellerinden öpüyorum,kurban.
Naci TOPRAK { 30 Kasım 2009 14:30:22 }
Batı tarihinde ve dolayısıyla edebiyatında mezarlıklar, korkunun hortlakların ecinnilerin hülasa korkunç hayali yaratıkların mekanıdır.Eyüp sırtlarını benimsemiş bir Piyer Loti,İstanbul aşığı bir Edmond de Amicises gözünde müslüman kabristanlığı ölüm ile hayatın sevimli geçiş noktalarıdır adeta.Kedi köpek leşleri ile çöplüğe dönmüş bir Avrupa mezarlığı ne kadar itici ise o çağda ; selvi ağaçlarına yaslanarak halicin enginliklerine dalmış bir insan fotoğrafı da o kadar munis bir ahiret-hayat sentezi sunuyor olmalı. Bizim köyün mezarlıkları da öyle gözden uzak kuytu yerlerde değildi.Hepsi bağ içinde, yanıbaşımızda bir fatiha okumluk yakınlıkta.Büyük mezarlık,ilk mektep talebelerin zihninde yukarı köyün hemencek önünde harmanyerindedir.Değirmen ile bahçelere dağılan yolların kavşağında.Kar çiçeklerinin ilk göründüğü, poyrazı az alan dulda bir arazide.Kardeşini kızamıkta kaybetmiş bir ilkokul öğrencisinin gözünde ora müstesna bir alan… Babasının taze mezarına akşam ayazında ateş yakıp, gözü arkada kalarak eve dönen sınıf arkadaşımın ; yıllar sonra aşağıdan, develikden geçen kamyonların farları “Yukarı Suçatı İlkokulu” nun camlarına alev alev yansıdıkça hissettiklerini bilmek isterdim… Şeyh Süleyman veya Gıdır Ömer’in okuduğu salayı duyanlar işi gücü bırakıp en yakın harıkdan aldıkları abdestin sularını damlata damlata Mescidönü’ne seğirtirler. Çam kereste kokulu eski camide hatim bitmiş.Cemaat kefen biçen Hocayı gözlemekte.Ali hocanın işi Terzi Feyzi’ninkinden kolay ve sade… Musalla taşı. Arkada okul.Önde Ağyokuş.Etraf çeyrek yüzyıl öncesinin izlerini koruyan harmanyeri. Topsahası. Musalla taşı. Sığır beklerken taze delikanlıların ilk söğüt dalı yonttukları, ilk aşk sırlarını anlattıkları yer… Son helalleşme yeri Musalla taşı. Eski Telinden dağılmış diğer mahalleler malum. İster hanyerine ister çok uzak coğrafyalara düşse de Telinlinin yolu, sonunda buradan geçer… Vesselam… Ebubekir kardeşime teşekkürler.
Diğer Sayfalar: 1. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Gürün ve Suçatı'nın daha iyi bir hale gelebileceğine inanıyor musunuz?
Evet
Hayır
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun393 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI