
Musa Beye teşekkür ediyoruz
TANRI MİSAFİRİ
Bir saattir yürüyorum. Otobüs ve minibüste geçen saatleri de sayarsam, yedi saattir yollardayım. Gün ömrünü doldurmak üzere. Mecali tükenmiş güneş, asırlık çınar ağaçlarının yaprakları arasından bir aralık buldukça bana göz kırpıyor. Farklı bir heyecan içindeyim. Yürüdüğüm bu yol, gördüğüm ağaçlar, dağlar, tepeler, genzimi yakan kekik kokusu, kuş cıvıltıları beni benden koparmış durumda. Biraz yorulduğumu hissediyorum ama içinde kendimi bulduğum akıl almaz güzellikler, yorgunluğumu çekip alıyor sanki bedenimden.
Her şeyi unutmak istiyorum şu an. Doğanın bir parçası olarak hareket etmek ve bu tatlı akışa kapılmaktan başka bir şey düşünemiyorum. Yıllardır nöbet bekleyen ağaçlar, az bir esintiyle başlarını eğen çelimsiz otlar, oradan oraya sanki acele bir işleri varmış gibi uçuşan kuşlar, kızıl bir ateş topuna dönmüş güneş ve bütün bu tabloyu hayranlıkla izleyen ben… Ne düşünülebilirim ki bu güzellikler varken?.. Umurumda değil geride bıraktığım şehir. Ve o şehrin gürültüsü, telaşı, sıkıntısı...
Unutmak istiyorum, bir günlüğüne de olsa şehrin saçmalıklarını...
“Bana ne tıkanan trafikten
Ödenmesi gereken faturalardan
Umurumda değil
Şehrin en işlek caddesinde güpegündüz eve giren hırsız
Hele banka önünde sıra bekleyen insanların kavgası
Kusura bakmayın çekmez ilgimi…
Yarın şehrin bir bölümüne su verilmeyecekmiş
Bugün emlak vergilerinin son günüymüş
Gündoğdu meydanında eylem varmış
Tacizci iki genci mahkemede linç etmeye çalışmışlar
Dilenciler polis tarafından merkeze götürülmüş
Bu hafta süper marketlerde büyük indirim varmış
Kredi kartı mağdurlarına ödeme kolaylığı çıkmış
Bomba ihbarı yüzünden metro seferleri iptal edilmiş
Güven apartmanında ölen yaşlı adamın cesedine on gün sonra ulaşılmış
Kapkaç olaylarında artış yaşanıyormuş…”
Daha neler neler………
Düşünemem şu an bunları. Kaçıramam keyfimi… Çalmışken felekten bir gün, açmalıyım yelkenlerimi yaşamın keşfedilmeyi bekleyen kıyılarına doğru…
Bu düşünceler içinde yürürken birden farklı bir ses, daldığım derinliklerden çekip aldı beni. Sese doğru baktığımda biraz ilerde odun yüklü bir boz eşek ve eşeğin hemen arkasında bir genç gördüm. Genç meraklı gözlerle bana bakıyordu. Birkaç metre kadar yanıma yaklaştığında:
“Ağabey kusura bakma, tanıyamadım seni. Bu vakit nereye gidiyorsun?” dedi.
Ben de gencin merakını gidermek için:
“Ben buraların yabancısıyım, geziyorum.” dedim.
Bu kısa açıklama genci tatmin etmemiş olacak ki:
“Ağabey, bu civarda bizim köyden başka bir yer yok. Biraz sonra hava kararacak. Geceyi nerede geçireceksin? En yakın köy buraya bir saatlik yol. Karanlık basınca buralara domuz sürüleri iner. İstersen seni misafir edebilim.” dedi.
Aslında gencin söyledikleri çok doğruydu. Kendimi çevreye öyle kaptırmıştım ki birkaç saat sonrasını bile düşünemiyordum. Genç adamın teklifini kabul etmek, galiba isabetli bir karar olacaktı.
“Olabilir arkadaş.” dedim.
Genç, bu sözüme çok memnun oldu. Beraberce yürümeye başladık. Önde eşek, arkasında genç ve en arkada da ben. Arada bir yoldaki (büyük ihtimal daha önce kendisinin bıraktığı) pislikleri koklamak için duran eşeğe, gencin, “ço, ço” demesi ve eşeğin bu uyarı üzerine tekrar harekete geçmesi, beni çok eskilere götürdü. Bu arada köy hakkında gençten bir hayli bilgi aldım. Köyün adı, Çalaman’ mış. Yirmi hanelik köyün başlıca geçim kaynağı tarım ve ormancılıkmış. Küçükbaş hayvancılık da yapıyorlarmış. Köydeki okul, öğrenci azlığı nedeniyle geçen yıl kapatılmış. İlginçtir, köyde bir de okuma odası varmış. Beş yıl önce köy öğretmeninin girişimleri sonucu yapılmış. Kış aylarında burada toplanarak kitap okuyorlarmış. Adının “Yılmaz” olduğunu öğrendiğim bu genç de askerden yeni gelmiş. Kardeşi yokmuş. Babasıyla birlikte besicilik yapıyorlarmış.
Köye geldiğimizde karanlık iyice çökmüştü. Önünde durduğumuz ev tek katlı güzel bir kagir evdi. Küçük bir bahçesi vardı. Bahçenin bir köşesinde küçük bir tahta kümes, hemen yanında eski bir traktör ve bir kenarda da itinayla sıralanmış meşe odunları vardı. Kapıdaki zeytin ağacına bağlı olan köpek beni görünce öyle bir havlamaya başladı ki susturmaları çok güç oldu. Yabancı kokusu, onu bu hale getiriyormuş. Yılmaz’ın anne ve babası beni gördüklerinde, “Bu da kim?” dercesine Yılmaz’a baktılar. Yılmaz da: “Baba tanıştırayım, bu ağabeyle yolda karşılaştık. Buraları gezmeye gelmiş. Buraların yabancısı olduğu için bugün bizim misafirimiz olacak.”dedi.
Yılmaz’ın babası, gözlerinden okunan şaşkınlığına rağmen, sıcak bir şekilde:
“Hoş geldin arkadaş, nasılsın?” dedi. Ben de:
“Hoş bulduk amca, şükür iyiyim.” dedim ve beraberce içeri girdik.
İçeri girdiğimizde sıcak bir oda, yerdeki el dokuması halılar, duvardaki tilki postu ve köşedeki ‘köy usulü şömine’ dikkatimi çekti. Şöminenin hemen yanındaki yatakta ise yaşlı bir nine mışıl mışıl uyuyordu. Odanın tam ortasında gürül gürül yanan kuzine soba ve odaya yayılmış pişmiş patates kokusu bir an tüm iştahımı kabarttı. Büyük ihtimal bu koku sobanın fırınında pişmekte olan patateslerden geliyordu. Az kalsın fırını açıp bakacaktım. Çok geçmeden köşede yatan nine doğrularak olup bitenleri anlamaya çalıştı. Bana doğru bakarak,” Yılmaz oğlum hoş geldin, bu kim?” dedi. Yılmaz da sesini biraz yükselterek “Babaanne bu arkadaş, senin anlayacağın “tanrı misafiri”, bugün misafirimiz olacak.” dediğinde, nine, büyük bir içtenlik ve sevecenlikle: “Hoş geldin oğlum.” dedi. Bu ses tonu çok farklıydı: Kucaklayıcı, sahiplenici bir tınısı vardı. Öyle içten gelen bir sesti ki bu, insan ancak kendi öz oğluna böyle “hoş geldin” diyebilirdi. Ben de “Hoş bulduk nineciğim.” diyerek saygıyla ellerinden öptüm.
Biraz sonra yemeğe oturduk. Tahminlerimde haklıymışım. Sobanın fırınında pişen patatesin tadına doyum olmuyordu. Hele bir de köy tereyağı ve peyniriyle birlikte olunca ayrı bir lezzeti oluyordu.
Yirmi hanelik köyde duymayan kalmamıştı, Yılmazlardaki Tanrı Misafiri’ni. Çok geçmeden neredeyse köyde bulunan herkes beni görmeye geldi. Belli ki böyle Tanrı Misafiri’ne pek alışık değillerdi. Ama misafirperverliklerine diyecek yoktu doğrusu. Yine de herkeste bir kuşku oluşmuştu benim hakkımda, çünkü soruları bitmek bilmiyordu. Galiba söylediklerim pek mantıklı gelmiyordu onlara. Herkes kendince sorularını soruyordu:
“Bu köyde bir işin mi var arkadaş?”
“Tapu memuru musun?”
“Mühendis misim, maden mi arıyorsun?”
“Polis misin, kaçak falan mı var buralarda?”
“Belediyeden mi geldin?”
Ve daha bir sürü soru….
Sordukları her soruya cevabım aşağı yukarı aynı oluyordu; “Hayır arkadaşlar, sadece bir iki gün kafamı dinlemek, şehrin gürültüsünden, sıkıntısından kurtulmak için geziye çıktım, hepsi bu. Benim şu an burada bulunmam tamamen tesadüf. Çünkü otogarda bindiğim otobüsün nereye gideceğini bile bilmiyordum. Yine aynı şekilde otobüsten sonra bindiğim minibüs de rastgele bir seçimdi. Yani anlayacağınız şu an burada olmam bilinçli bir eylem değil. Bir başka yerde de olabilirdim.”
Köşedeki nine ise işitmesi biraz zayıf olduğu için konuşulanların çoğunu anlayamıyordu. Ama o da önlemini almıştı: Yanına oturttuğu on bir - on iki yaşlarındaki bir kız çocuğu, odada konuşulanları yüksek sesle nineye aktarıyordu. Duydukları nineye pek mantıklı gelmemiş olacak ki biraz da yüksek bir ses tonuyla:
“Oğlum tamam da, senin evin barkın yok mu, çocukların, karın yok mu, onlar ne yapıyor, onları niye getirmedin, onlar sensiz ne yapıyor?” diye adeta hesap sordu. Oturduğum yerden kalkarak nineye yaklaştım ve duyabileceği bir ses tonuyla:
“Nineciğim elbette ki var, evimde var, karım da var, çocuklarım da var. Onlara iki günlüğüne eğitimle ilgili bir seminer için Ankara’ya gideceğimi söyledim. Yani karım ve çocuklarım beni şu an Ankara’da seminerde zannediyorlar. Benim amacım, tek başıma biraz kafa dinlemek. Onlardan sıkıldığım, bunaldığım için bunu yapmıyorum. Evi mi de, karımı da, çocuklarımı da çok seviyorum.” Sözlerim bittiğinde yüzüme dikkatli dikkatli bakarak , “Allah işini rast getirsin oğlum, şimdiye kadar böyle bir şey ne duydum ne de gördüm. Ama sana içim ısındı, herhalde yaptığın iyi bir şeydir.” dediğinde odada bulunanlar kahkahalarına engel olamadılar. Yükselen kahkahalara şaşırmış gibi görünse de ince ve fersiz ses tonuyla bir kahkaha da nine attı.
Konuştukça, nine dahil odadaki herkes beni anlamaya, bu sohbetten zevk almaya, hatta hak vermeye başladılar. Evet içlerinde şehir hayatını az çok bilenler vardı ama sürekli yaşamadıkları için, zaman içerisinde şehir hayatının, insan hayatından neleri alıp götürdüğünü tahmin etmeleri çok güçtü. Bu küçücük köyde olan sıcak ilişkilerin şehirde olmadığını, bir apartmanda kimsenin kimseyi tanımadığını, hatta bir selamı bile esirgediklerini söylediğimde, şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı.
Geç saatlere kadar konuşmuştuk. Bu kısa zaman diliminde adeta birbirimize ısınmıştık. Hepsi samimi, gösterişten uzak, doğal insanlardı. Evlerine giderken hepsi bir yerden “Arkadaş yarın da bizim misafirimiz olsana.” derken, sözlerinde derin bir samimiyet ve sıcaklık vardı.
Ertesi gün yola çıktığımda Yılmaz, bir zaman bana eşlik etti. Yılmaz’la vedalaşırken gayriihtiyari duygulandım. Çünkü bencilliklerden ve çıkar hesaplarından uzak böyle güzel insanların varlığı, yaşama ayrı bir güzellik ve ayrı bir anlam katıyordu.
Bu gezinin farklı bir soluk, farklı bir açılım olarak bana güç vereceği muhakkaktı.
Ey şehir, yine geliyorum sana. Ama unutma ki senden bunaldığın zaman sığınacağım, kendimi atacağım çok yer var...
Musa TAKÇI
Hepimiz aslında bir derin uykudayız, bu derin uyku halini görebilmek ve bu uykudan uyanmaya gayret etmek çok yürekli bir karar. Gündelik olaylar hangimizi esir almıyor ki, gündelik olaylar arasında sıradanlaşan ilişkiler ve plastik kokulu duygular. Günü kurtarırken yarının hesabını unutmalar, ölüm anındaki pişmanlıklar. Evet, bir önceki yazınızda da kullandığınız çok güzel bir söz vardı "Ölmeden önce ölünüz" (Hz. Muhammed). Aslında ölmek dirilmektir, anlayana...
Saygılarımla
Güzel bir yazı,insanın kendisini yıllarca görmediği bir asker arkadaşıyle karşılaşması gibi bir şey.Gerçekten de köy hayatı böyledir işte,stresten uzak,insanı içine çeken kara delikler yok,Herşey doğal yapmacık olmayan dostluklar,insanı bir an olsun hayatın sıkıcılığını giderip doğayla başbaşa kalmasını sağlıyor.Ama ne yazıkki şimdi insanı bile GDO lu bir hale getirdiler.Genler değişiyor,insanlar değişiyor doğayla beraber insanlıkta ölüyor....Güzel yazı Hocam,ellerinize sağlık,eskiden Gökpınar ırmağında çimerdik,kendimize gelirdik,bu yazyıylede Gökpınar ırmağını kaybettik amaferahladık valla çok akıcı kendimize geldik.vesselam...Selamlar