Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

ALDANMAYALIM

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 2 Yorum | Okunma 1728 Okunma | Yazar Yazan: ebubekir | 01 Ağustos 2009 17:02:11

Ebubekir beye teşekkür ediyoruz

ALDANMAYALIM

 

 

 

 Bilindiği gibi İslam dünyasında son asırda bir yenilikçilik hareketi başladı. Bu hareketi başlatanlar, müçtehit imamların içtihatlarının eskidiği ve bu günün meselelerine çözüm getiremediği düşüncesiyle yeni içtihatlar yapılarak İslam hukukunun çağa uygun hale getirilmesi gerektiğini ileri sürdüler.

 

 

 

Mezhep imamlarının içtihadında sünnetlerin çok büyük bir önemi vardır. Bu yenilikçi reformistler hadislerin büyük kısmının uydurma olduğunu söyleyerek sünneti saf dışı bıraktılar. Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılır olduğu düşüncesinden hareketle Kur’an’a aracısız olarak başvurmak gerektiğini söylediler. Üstad Necip Fazıl tek nas olarak Kur’an’ı alarak Kur’an dışında hiçbir hükmü kabul etmeyen bu grubun baş temsilcisinin sekizinci asrın kuru kafası İbn-i Teymiyye olduğunu belirtir. Bu zemin üzerinde Cemalettin Efgani ve talebesi Muhammed Abduh tarafından herkesin Kur’an’dan kendi kendine hüküm çıkarabileceği düşüncesiyle çok kötü bir çığır açılmıştır. Mevdudi, Hamidullah gibi kimseler de aynı metodu benimsemişlerdir. Artık her önüne gelen Kur’an’dan istediği gibi hüküm çıkarabilecekti. Herkes kendi kafasına göre Kur’an’a mana verecek ve özgürce İslamı yaşayacaklardı.

 

 

 

Bu konuda Ebubekir Sifil şunları söylemektedir;

 

 

 

Müslümanların, Kur'an'ı yeniden keşfetmişçesine Kur'an merkezli bir Müslümanlık vurgusuna yönelmesinin modern zamanlara denk düşüyor olması bir tesadüf müdür? Bize, "eskilerin ıskaladığı" bir gerçeği yakalama, "unuttuğumuz" Kur'an'ı "yeniden hatırlama" imkânı bahşeden ne ola ki?!

 

Söylemi cazip kılan, elbette merkezinde Kur'an'ın yer alıyor oluşu. Ama bu söylemin cazibesine kapılarak 1400 yıllık devasa müktesebat karşısında "şımarık çocuk" tavırlarıyla ukalalık etmeden önce, "eskiler ne yapmış?" diye sormak en azından yaptığımız işten daha bir emin olmak için, yaptığımız işi daha bir sağlam yapmış olmak için gerekli değil midir?

 

Mesele şu: Birileri bize önce bir "geri kalma-ileri gitme" masalı ezberletti: "Batı ilerledi, İslam dünyası geri kaldı." Müslümanlar bu tesbiti hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan, bir "nass" gibi kabul etti.

 

Böylece hedefe giden yolda ilk virajı dönmüş olanlar, ikinci virajda şu tesbitle çıktı karşımıza: "İslam dünyasının geri kalmasına sebep, Müslümanların yanlış din anlayışıdır." Az biraz nazlanarak da olsa, bunu da kabul ettik. "Evet" dedik, "eskilerin ıskaladığı önemli noktalar olmalı. Yoksa biz bu durumda olmazdık." İkinci viraj da böylece geçilmiş oldu. Aidiyetlerimiz ve kimlik unsurlarımız yerinden oynamış oldu böylece.

 

Üçüncü virajda, "değiştirilebilecek ne varsa değiştirilmesi gerektiği" telkin edildi. Bu din, eskilerin "eskimiş" anlayışıyla telakki edildiği sürece hiçbir problemimizi çözemezdi! Yeni okumalar yapılmalı, yeni tasavvurlar geliştirilmeliydi.

 

Başlangıç, içtihatlarla yapıldı. Önce mezhep imamlarının içtihatları, arkasından icma ve arkasından Sünnet, bilinçaltımıza yerleştirilen "çağı yakalama" kodlu virüs marifetiyle devre dışı bırakıldı.

 

Sonra bize dediler ki: "İşte, güvenilir tek kaynak olarak Kur'an! Gelin onu esas alarak yeni bir din tasavvuru inşa edelim ve bu dini, ona aykırı unsurlardan temizleyelim. Çağı yakalamanın başka yolu yok!"

 

Kur'an, "tek başına, yalıtılmış bir "metin" olarak dinin "tek" kaynağı kılınınca, herkesin ona kendi fikriyatını, kendi ideolojisini, kendi tercihlerini söyletme imkânına kavuşmuş olmasına şaşmamak gerekir. Bu, Sahabe'den devralınan Müslümanlık ile meal Müslümanlığı arasındaki farkın da tezahür ettiği alandır.

 

Sahabe'den devralınan Müslümanlığın, Kur'an'ın beyan ve tefsiri anlamına gelen Sünnet'i de ihtiva etmesi açısından, Sahabe Müslümanlığı ile aramıza giren mesafe, aynı zamanda Sünnet'ten uzaklaşmamızı da intaç etti kaçınılmaz olarak.

 

Adını dürüstçe öyle koymasalar da, mertçe ortaya çıkıp, "Sünnet ve Sahabe unsurları bizi ilgilendirmiyor" demeseler de, meal üzerinden yaptıkları operasyonlarla Sünnet'in ve Sahabe'nin insanımızın bilincindeki merkezî konumunu, kendi tercihleriyle değiştirdikleri gün gibi aşikâr...

 

Şu noktayı asla aklınızdan çıkarmayın: Hiçbir bid’at ehli kendisini “bid’atçi” olarak ifade etmez, etmemiştir. Kendilerini Kur’an’a dayandırmış olsalar da geçmişte bid’at ehli, ulemanın gayretleri sayesinde bid’at ehli olarak tanınır, anılır ve kendilerinden uzak durulurdu. Bugünse bid’at ehline artık bid’at ehli denmiyor. Onların tamamı aramızda yaşıyor ve “Kur’an’a gelin” çağrısı yapıyor; daha doğrusu bid’atlerini bu çağrıyla kamufle ediyor. Kur’an’ın “hatalar ihtiva eden beşer mahsulü bir kelam” olduğunu söyleyenler de, “Kur’an gelmese de olurdu” dedirtecek şekilde Yahudi ve Hıristiyanların ahirette kurtuluşa ereceğini söyleyenler de hep Kur’an metninden hareket ediyor

 

Buradan hareketle şunu söylemek kaçınılmaz olmaktadır: Eğer Resul-ü Ekrem s.a.v. Efendimizin açıklaması olmadan Kur’an’ın Cenab-ı Hakk’ın muradına uygun olarak anlaşılması ve yine Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu bir hayatın yaşanması mümkün olsaydı, Efendimiz’e vurgu yapan onlarca ayete gerek olmazdı.

 

Bu gün hadislerin sahih olmadıklarını ileri sürerek Allah Resulü’nü ve sünnetleri aradan çıkararak nas kabul etmeyenlerin bu durumlarını Peygamberimiz(as) bin dört yüz sene önceden mucizevî bir şekilde haber vermiş ve şu şekilde ikaz etmiştir;

 

"Süslü koltuğuna yaslanmış adama, benim hadislerimden biri okunur da o kişinin vaziyetini hiç bozmadan ‘Bizlerle sizler arasında Allahu Teala’nın kitabı (Kuran-ı Kerim) vardır. Ondan bulduğumuz helal şeyleri helal sayıyoruz, haram olarak bulduğumuz şeyleri de haram kabul ediyoruz’ deme zamanı yaklaşmıştır. Sizleri de ikaz ediyorum Kuran-ı Kerim’de bulunan bütün hükümler haktır ve Resulullah’ın haram kıldığı şeyler Allah’ın haram kıldığı şeyler gibidir." (Ebu Davud, Tirmizi,  İbn Mace,  Ahmed,  Darekutni,). Peygamberimiz bu hadisle bir taifenin sünnetleri inkar edeceklerini söyleyerek onları kınamıştır.

 

Aynı ekolün müntesiplerine göre elbette ki bu hadiste uydurma olarak görülecektir. Aslında sünnetleri ve hadisleri inkârla Allah Resulü yalanlanmaktadır. Bu da Allah’ın peygamberimize verdiği yetkiyi inkârdır. Aynı zamanda peygamberimize güvensizliğin bir ifadesidir ki bu insanı hangi vartalara düşürür iyi düşünmek lazım.

 

 Bu hadis inkârcıları hakkında peygamberimiz ;"Dikkat edin, kime bir sözüm ulaşır ve o kimse sözümü yalanlarsa Allah'ı, Resûl'ün kendisini, Resûlullah'ın (sav) sözünü de yalanlamış olur” buyurmuştur.

 

Bu insanlar bu şekilde davranarak ancak kendi nefislerini tatmin ediyorlar. Eğer bunlar hadis ve sünnetleri inkar etmeseler di başta Kur’an-ı Kerim kendilerini tekzip edecekti.

 

 Cenab-ı Allah(cc) birçok ayette peygamberimizin sözlerinin hepsinin vahiy olduğunu, o neyi emretti ise onu alıp neyi de nehyetti ise ondan kaçılması gerektiğini, peygamberin hüküm vermesinin de Allah’ın hüküm vermesi gibi olduğunu, Peygamberimize itaat edilmesi gerektiğini vb. ifade etmiştir. Peygamberimizin ahlakı Kur’an ahlakı idi ve O Kur’anı kendi nefsinde bizzat yaşayarak insanlara örnek oldu. Sünnet baştan sona Kur’an’ın yaşanan tefsirinden ibarettir. Kur’anı Peygamberimizden daha iyi anlayan ve yaşayan kim olabilir? Bu nedenle O’nu saf dışı bırakarak İslamı yaşamak mümkün değildir. Allah Resulüne uğramayan bütün yollar sapıktır.

 

Bu reformcu taife sünneti saf dışı bırakarak direk Kur’ana gitme düşüncesiyle mezheplerin kurduğu sistemi yok etmeye çalıştılar. Kendilerinin hiçbir metodu olmadığından karmaşaya ve tahribe yol açtılar. Kendilerini mezhep imamlarından üstün görerek sonunda ya mehdi ya da bir kurtarıcı oldular.

 

Peygamberimiz, Musa(as) kendi zamanında yaşasaydı kendisine tabi olması gerektiğini ifade etmişken bizlere O’na ittiba etmekten başka bir yol yoktur.

 

Aynı işyerinde beraber çalıştığımız bir mühendis vardı. Beş- altı tane hadisin dışında sahih hadis olmadığını söylüyordu. Milyonlarca hadisin içinde nasılsa sadece bu kadarının sahih olduğunu tespit etmişlerdi. Peygamberimizin son Nebi olduğunu ancak son Resul olmadığını ve Peygamberimizden bu yana gelen en mükemmel insanın Muhammed İbn-i Abdülvehhap olduğunu söylüyordu. Belki de onlara göre son Resuldü ama açıktan ifade edememişti. Mezhepleri ve tarikatları reddediyor ve kendisini İmam-ı Azam gibi görüyordu. Hıristiyan, Yahudi ve Sabiler de onlara göre İslam’ın gelmesinden sonra da kurtulabileceklerdi. Bazen cumalara giderdi. Bir gün; madem mezhepleri kabul etmiyorsunuz, peki namazı nasıl kılıyorsunuz? Diye sordum. Bana; her mezhepten hoşumuza giden taraflarını alıp ona göre kılıyoruz demişti. Aslında ne kadar istemeseler de mezheplere müracaat etmek zorunda kalıyorlardı ve o da Cemalettin Efgani’nin ortaya attığı Telfik-i Mezahip yani mezheplerin birleştirilmesi görüşünde idi demek ki. Allah Resulünün tüm mucizelerini inkâr etmekten evliyanın kerametine kadar yüzlerce noktada ehlisünnetin dışında fikirleri vardı. Bu gün ehlisünnetin bu sapık fikirlerle mücadele etmek ve imanlarını muhafaza için gayret göstermek en önemli görevlerinden birisidir.

 

Bazı arkadaşlar bizleri bu arkadaşla tartıştırmak için ortaya bir fikir atıp sonra da geri çekilip bizi seyredip gülüyorlardı. Onlar işin tiyatro kısmıyla ilgileniyorlardı. Ama imanın bir gülümsemeyle bile yerine göre tehlikeye girebileceğini bilmiyorlardı. Bizler suçatı’nın taşıyla toprağıyla ilgilenirken bin kere, on bin kere daha fazla iman hakikatleriyle ilgilenmemiz gerekir. Bunu kendimiz ve gelecek nesillerimiz için yapmalıyız. Belki birçoğumuz kendimize güveniyoruz ve işin hakikatini bildiğimizi zannediyoruz Ama şu ahir zamanın fitnelerinden kurtulmak çok kolay değil. Peygamberimiz ve hatta tüm peygamberler ahir zamanın fitnelerine karşı sahabelerini uyarmışlar. Unutmayalım ki şeytan çok alimdir ve nice alim ve evliyalar son nefeslerinde şeytanın iğvasıyla perişan olmuşlardır. Bu nedenle son nefeste insandan kalbi selim istenir.

 

Sanma ey Hace ki senden zer-u sim(altın ve gümüş) isterler

 

Yevme la yenfe’u(hesap günü) da kalbi selim isterler (Ruhi)

 

Son günlerde Rabia Kazan isimli kendini aydın zanneden bir gazeteci, Tv’ lerde şov yapıyor. Nasıl oluyorsa bin dört yüz yıldır âlimlerin, ariflerin Arapçasını okudukları ve her harfine ittiba ettikleri Kur’an’ın Türkçe mealini okuyunca başörtüsünün Müslüman için bir zorunluluk olmadığını anlıyor. Güya annesi ve diğerleri Kur’an’ın Türkçesini okumadıkları için kendilerini ve Rabia’yı kandırmışlar, kurallar uydurmuşlar. Dinin kurallara bağlı bir şey olmadığını, kalple ilgili bir şey olduğunu anlamış. İtalyan bir komünistle evlenen Rabia Kazan bu şekilde Türkçe Kur’an okuyarak hidayete ermiş, İslamı doğru olarak öğrenmiş ve başını açmıştır. Anlaşılan din düşmanı bazı yayın organları yeni figüran olarak Rabia Kazan’ı keşfetmişler. Allah hidayet versin.

 

Bu gün toplumun içerisinde böyle düşünen insanlar kol geziyor. Hiçbir şey yapamıyorsak hiç olmazsa kalbimizle buğz edelim, kalben tasdik etmeyelim. Bu ise imanın en zayıf noktasıdır.

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

Ebubekir GÜR { 04 Ağustos 2009 19:59:59 }
Hulusi kardeşim ışıkcıların bazı kitaplarını okudum. Reformcular hakkındaki görüşlerinde biraz ifrata kaçmış olabilirler. Bu nedenle bazı yaklaşımları temkinle karşılarım. Ancak bu konuda farklı meşrepler tarafından da değerlendirmeler yapılmış ve yanlışlar ortaya konulmuştur.Dinini iyi öğrenen bir müslümanın sapmaları fark etmesi zor olmaz.Ortada ciddi bir durum var ve bunu herkesin anlaması lazım. Elbetteki hak batıl mücadelesi son asrın meselesi değil, belki insanlık kadar eski. Ve yine bazı tarikat ve cemaatlerin de eski safiyetlerini muhafaza edemedikleri de bir hakikat. Bazı tarikatlar cemaat haline dönüşmüş. Bir çoğu kamil mürşit yetiştiremedikleri için hakikatte kapanmış olmalarına rağmen tarikat adabına aykırı uygulamalarla ve kendi kendilerine zorlamalarla farklı bir şekle(cemaate) dönüşerek hayatlarına devam ediyorlar. Bir çokları kapanmış gitmiş. Zaten bu durumu asırlar öncesinden alimler ve tarikat şeyleri ifade etmişler. Tüm tarikatların kapanacağını sadece nakşibendilerin (bazı kolların) kıyamete kadar hak yol üzere devam edeceğini söylemişler. Bu gün diğer tarikarlar çok küçük gruplar halinde ve etkisi zayıflayarak devam ediyorlar. Eğer tarikatlardaki bidatlar tarikata ait bidatlar ise bunun zararı mensuplarına olur. Zira sünni tarikatların bazı zikirler dışında tüm amel ve akaidlerinde kendi mezheplerine göre iman ve amel ederler. Ancak reformcuların tahribatı dinin temeline münhasır olmaktadır.Bu hareketler elbetteki tüm ümmeti saptıramamıştır ve saptıramazda. Ama bir kişinin bile bu insanlara aldanıp iman zafiyetine düşmesine gönlümüz razı olamaz. Bu nedenle herkesin bu noktada yapması gerekenler vardır.İslam orta yoldur ve bu orta yol ehli sünnet çizgisidir. Ehli sünnete mensup müslümanların yine bu orta ümmet çizgisini muhafaza ederek tarikat yada cemaat gibi farklı kimliklerinin olması da vahdete engel değildir.Geçmişte olmamıştır yarında olmayacaktır. Çünkü bu insanların temel meselelerde farklı bir düşüncesi yoktur. Farklı olan sadece bazı nafile ibadetlerdedir. Bu da rahmet vesilesidir.Selamlar
Hulusi Takcı { 04 Ağustos 2009 08:33:47 }
Yazınızın başlığı H.Hilmi IŞIK efendinin bir kitabını çağrıştırıp içeriğide zatı muhteremi teyid ediyor olsada birebir efendi gibi düşünmediğinizi varsayarak bir iki kelam etmek isterim. Osmanlı tecrübesinin sonuna gelindiğinde ulemamızın içine düştüğü bir sıkıntılı dönemde az buçuk iman gayreti olanların bu ataletten kurtulmak için çırpınışları aşikardır. Bu çırpınışları sabote etmek babından islam dünyasına sokuşturulan bahailik. vahhabilik,tabiatcılık.biraz daha ileri gidelim mealcilik türü akımların halen devam etmekte olduğunuda biliyoruz. Bir karmaşa içinde dinini diyaneti öğrenmeye yönelenlerimizin elinin ulaştığı kaynaklar bu akımların farklı düzeylerde tesirinde oluşturulmuş eserlerdir. Ondandır vahdet yolunda olumlu gelişmeler olabilemiyor. Sufi hareketleri ve bir takım cemaatları bu yaklaşımın dışında değerlendirebilirsiniz. Ama buna itirazım olacak. tarikatlar dahil bütün cemaatlerin bu olumsuz gidişten fazlasıyla etkilendikleri kanaatine sahibim. Bu sapık ve saptırıcı yaklaşımları son yüzyıla hasretmekte yanlış, NFK nın doğru yolun sapık kollarını okumuşsunuzdur. hak batıl doğru yanlış mücadelesi bütün zamanlara has bir mücadeledir. Bazan şeytanın sağdan bazan soldan bazan önden bazan arkadan saptırıcı yaklaşımları yoğunluk kazanmaktadır fark budur. Yoksa bir iki akıldanenin bütün ümmeti saptırmasını kabul akıl işi değildir. Allah bizleri her türlü aşırılıktan menediyor ona göre orta ümmet olmaın yollarını aramalıyız. Selam ile
Diğer Sayfalar: 1. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Gürün ve Suçatı'nın daha iyi bir hale gelebileceğine inanıyor musunuz?
Evet
Hayır
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun474 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI