Osman Beye Teşekkür ediyoruz...
“El El Epenek”
Gecenin, insan bedenini, ince bir sızı gibi kapladığı zamanlarda, yaşanan nice çocukluklar, bazen büyükleri de sarar, o metanetli duruşun ardında, hemencecik gülüp oynamaya hazır bir çocuk yan ile oyuna iştigal ederlerdi.
Nedendir bilinmez, her yaş gurubu insanın, büyümekten utanan yanlarının en gizemli yerlerinde, mini mini masum bir çocuk yaşardı. Yaş ilerleyip, beli bükülse dahi, uslanmayan çocuk muzipliği, uygun bulduğu sair zamanda, hemencecik ortaya çıkıverirdi.
Elektriklerin daha yeni yeni evleri aydınlatıp, ara ara kesildiği Sivas gecelerinde, ilk okuma yazmayı daha öğrenmeden, parmaklarla hemhal bir oyun gelirdi akıllara. Akşam çayının ardından, yaşı biraz büyükçe birinin ellerini açarak oyunu başlatması, ev ahalisi tarafından da sessizce takip edilir, ellerinde, habire ördükleri yün çorapları bir kenara bırakan kadınların da iştiraki ile, zamanı, bir fotoğraf karesi gibi donduran oyuna geçilirdi.
Bir biri ardına sıralanan tekerlemeler, oyun çağında her dem sultan olan çocukların, vazgeçilmez kış eğlencesidir.
Sivas’ın aman vermeyen uzun kış gecelerinde, dışarıda uluyan kar fırtınası ile harmanlanan bu oyun, oynayanı ve dahi seyredeni değişik zamanlara götürür, büyümek istemeyen yanları, demir cendere içine alır ve sessizleştirirdi.
Tekerlemede şaşıran ebenin en büyüğünü, hal yordamıyla hafifçe azarlayan yaşı kemale ermiş biri, masal zamanlarından arakladığı kadife sesini gürleştirerek, başlar parmakların arasında gezinmeye:
“El el epenek
Elden çıkan kepenek
Kepeneğin yarısı
Bit bidanın karısı
Ebem yoğurt getirdi
Pisik burnunu batırdı
Pisik burnun kesile
Minareden asıla
Minarede bir kuş var
Kanadında gümüş var
Allı gelin telli gelin
Çek elinden birisinden birisini”
Oyun, ebelerin değişmesi ile devam edip gider. Sıra evin en küçüğüne geldiğinde, tatlı bir şaşırmaca ile tekerleme, gecenin en ulvi değerine sahip olur.
Bu oyunun tılsımına kendini kaptıran evin hamarat annesi, kıyıda köşede misafirler için sakladığı mısırı, tavanın içine atarak patlatması, ta odadan duyulunca, eğlencenin daha epey bir zaman gideceğinin nişanesi sayılırdı.
Veyahut da, kuzine sobanın içine atılan patatesler, tandır ekmeği ile sofra bezinin üzerinde arzı endam ettiğinde, oyun bırakılır, ekmeğin arasına yatırılıp tuzlanan patatesler, bir el çabukluğu ile “dürüm” haline getirilip, uzun kış gecesi, lokma lokma eritilirdi.
Bu şenliğe, gece oturmasından eve dönen, evin beyi de katılır, onun için özel hazırlanan çayla küp peyniri, odayı daha bir canlandırırdı.
Bütün ahali, kendi keyfince, gecenin en öte yarısında lezzet şenliğine iştirak etmenin hazzı ile “yatsılıklarını” tamamlarlardı.
Bu gece şenliği, evin çocuklarının hiç aklından çıkmaz, karlı gecelerinin bir çoğunda “el el epenek”, “ektim biçtim beş kabak” oyunları oynanır, akabinde de nefis “yatsılıklar”, uzun kış gecelerini bahara bağlardı.
Gün oldu, devran döndü, bir el çabukluğu ile nice güzellikler sırra kadem bastı. Artık ne yoğurtlar yendi gece vakti, ne de parmaklar o güzel tekerlemeyi hatırladı. Gökten düşen üç elmayı ise, ne arayan oldu, ne de soran…
Osman ÇELİK