
Ebubekir Beye Teşekkür Ediyoruz...
Sin Şın
Yavuz Sultan Selim Han… O bir cihan imparatoru…Osmanlının en başarılı padişahlarından birisi. Sekiz yıllık kısa padişahlığı döneminde çok büyük başarılara ve fetihlere imza atmış bir komutan. O emsalsiz bir cengaver. O tam bir mücahid ve bir derviş gazidir. O Osmanlılarda ilk halife, aynı zamanda Hadimü’l Haremeyn’üş Şerefeyn’dir.
Yavuz Sultan Selim, şehzadelik döneminde Trabzon’da valilik yaparken Şah İsmail’in Osmanlı toprakları içerisinde ve Türkmen aşiretleri üzerindeki Devlet-i Ali Osman’iye karşı kışkırtıcı ve Şiiliği vesile ederek Müslümanların birliğini tehdit edici faaliyetlerini yakından takip etmiş ve tahta geçer geçmez de ilk olarak Azerbaycan, Irak ve İran'ı eline geçirmiş olan Şah İsmail üzerine yürüyerek bu fitneyi yok etmiştir.
Daha sonra İranlılara yardım etmeyeceklerine dair söz verip de sözünde durmayan Memluklular üzerine Mısır seferine çıkmış. Yavuzun bu seferinde bir çok hikmetli olay zuhura gelmiştir.
Yavuz Sultan Selim, alimlere ve evliyaya son derece hürmet ve saygı gösteren, düşmana karşı sert bir kimse iken Müslümanlara karşı tam bir gönül insanıdır. Mısır seferi sırasında Muhyiddin İbn-i Arabi(ks) Hz.lerinin; “Sin şın’a girdiği zaman bizim mezarımız ortaya çıkar” sözünü düşünür ve yaklaşık üç yüz senedir bilinmeyen kabrini bulmak için çok gayret gösterir ama bir türlü bulamazlar. Sonunda bir çobana rastlarlar ve çoban kendilerine gördüğü ilginç bir olay anlatır. Çobanlık yaparken sürülerin bir bölgeye hiç girmediklerini ve hep bu bölgenin etrafında otladıklarını söyler. O bölgeyi kazarlar ve Muhyiddin İbn-i Arabi hz.lerinin hiç bozulmamış cesediyle karşılaşırlar. Ve buraya muhteşem bir türbe yaptırılır.
Muhyiddin İbn-i Arabi hz.leri bir sohbetinde; “sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır” der. Bu söz üzerine alimler toplanarak bu sözü tartışırlar ve sonunda Muhyiddin İbn-i Arabi’nin küfrüne hükmederler ve öldürülmesine karar verirler. Öldürüldükten sonrada kabrinin yerini kaybederler.
Daha sonra Yavuz, Muhyiddin İbn-i Arabi hz.lerinin ayaklarını yere vurarak; bu sözü söylediği yeri tespit ettirerek orayı kazdırır ve bir küp dolusu altın bulunur. Bu şekilde Muhyiddin İbn-i Arabi hz.lerinin “Siz Allah’a değil paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşılmıştır. Ancak zahir ulemasının hakikat ehlini anlamaması nedeniyle bir çok Allah dostu aynı şekilde öldürülmüştür. Bu olayla sin’den maksadın Selim, şın’dan maksadın ise Şam olduğu anlaşılmıştır. Bu da Muhyiddin İbn-i Arabi hz.lerinin bir kerameti olarak zuhur etmiştir. Çok farklı makam ve hallere sahip olan evliyanın sözlerini ve işin hakikatini öğrenmeden su-i zanda bulunmak çok büyük acılara ve zulümlere sebep olmuştur.
Muhyiddin İbn-i Arabi Hz.leri Meşayih-i Kiram tarafından “Şeyhi Ekber “olarak kabul edilmiş, “Fütühat-ı Mekkiye”si İslam dünyasında ve Batı’da çok okunan ve bir çok kişinin İslam la şereflenmesine sebep olmuş Kamil bir Mürşid dir.
Yavuz Mısır’a doğru sefere devam eder. Mercidabık da Memluklu ordusu mağlup edilir. Ancak elde edilen bu zaferi ikmal etmek için Mısıra gitmesi elzem olarak görülür. Bu amaçla Sina çölünün aşılması gerekir ki geceleri kara kışı ve gündüz cehennemi andıran bu çölü geçmek çok kolay bir iş değildir. Asırlar sonra Napolyon’un bile geçemediği bu çöl tam on üç günde geçilir.
Çöle girdikten bir süre sonra Yavuz, atından inerek yürümeye başlar. Askerler, paşalar hayret içerisinde kalırlar ve neden böyle yaptığını anlayamazlar. Bunun üzerine diğer askerlerde atlarından iner ve onlar da yaya olarak yürümeye başlarlar. Bu duruma çok taaccüp eden paşalar, Hasan Can’a bunun sebebini Yavuz’a sormasını isterler.
Hasan Can bu halin sebebini sorunca, Yavuz Sultan Selim;
"Hasan görmüyor musun; önümüzde Allah Rasulü Fahr-i Kainat (s.a.v.) Efendimiz yürüyor?!." der.Ve bu çöl Allah Resulü’nün teşrifi ve manevi desteği ile bir bulut ve yağmur altında geçilir. Bu açıkça Allah’ın Müslümanlar üzerine bir yardımıdır.
Bu sefer esnasında Yavuz bir rüya görmüş ve aynı rüyayı sadık dostu Hasan Can’ında gördüğünü zannediyordu ve yanına çağırarak ona sordu. Ama Hasan Can bir rüya görmediğini söyledi. Yavuz’un ısrarı üzerine Hasan Can araştırarak rüyayı Hasan isminde bir Ağa’nın gördüğünü öğrendi.Hasan Ağa şöyle bir rüya görmüştü; O gece harem dairesine nur yüzlü kimseler gelerek Sultanın kapısı önünde ellerinde birer sancak bulunan dört kişi duruyordu. En öndeki zatın elinde Yavuz’un sancağı vardı. O zat Hasan Ağaya;” Biz niye geldik, bilir misin?” diyerek geliş nedenlerini şöyle anlattı;
“Şu gördüğün mübarek kimseler Resulullah(sav) efendimizin ashabıdır. Hepimizi Resulullah efendimiz gönderip Sultan Selim Han’a selam söyledi ve buyurdu ki;”Haremeyn’in(Mekke ve Medine) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin”
Bu gördüğün dört kişiden birisi Ebubekir(ra), diğeri Ömer(ra), diğeri Osman(ra) ve bende Ali bin Ebu Talibim(kv). Bunu hemen varıp Selim Han’a müjdele.” 4o bin alevi yi öldürdüğü iddia edilen Yavuz Sultan Selim Han’a bu müjdeyi verenin Hz. Ali olması oldukça manidar değimli?(ancak bu konuda bir delil bulunamamıştır) Yavuz Ümmet-i Muhammed içerisinde fitne olan Şii’lerle savaşmıştır. Bu Şiiler ki tarih boyunca Müslümanlardan başka kimse ile savaşmamışlardır. ırak, Sünni Osmanlıya karşı direnç kapısı olarak kabul edildiği için İran- Irak savaşında bile İranlılar bu savaşın Osmanlıya karşı yapılan yirmi ikinci(!) savaş olduğunu söylemişlerdir.
Hasan Can bu rüyayı Yavuza anlatınca Yavuzun yüzü kızarır ve ağlayarak;
"Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki biz, bir tarafa memûr olunmadıkça hareket etmeyiz. Ecdadımızdan her biri evliyalıktan nasîbini almışlardır..." demiştir. Bu sözde Yavuz Sultan Selimin de evliyalıktan bir nebze nasipdar olduğu belli olmaktadır. Ve yine o ancak manevi bir işaret almadan bir yere sefer yapmadığını ifade etmektedir.
Yavuz Sultan Selim Han çok mütevazi bir hayat yaşadı. Kazandığı zaferler onu yanlışlara sürüklemedi, iltifatlara kanmadı. Her öğünde tek çeşit yemekle yetindi, dindar , ince düşünceli, gözü yaşlı ve şükreden bir kul olmaya çalıştı.Cihan İmparatoru olması onu mağrur ve nefsinin esiri yapmadı. Nefsi mücadelede ilahi nimetlere mahzar olmuş bir derviş idi. Bir gün Hasan Can’a şu mısraları okudu;
"Padişâh-ı alem olmak bir kuru kavga imiş;
Bir velîye bende olmak cümleden a'la imiş!.."
Bir evliyanın gönlüne girmeyi padişahlıktan üstün tuttu. Yine bir sefer hazırlanırken sırtında çıkan bir çıbanı kopardı ve çıban kısa zamanda azarak tedavi edilmez bir hal aldı.Artık Yavuzun öleceğini anlayan Hasan Can;” Padişahım, artık Allah ile olma vaktidir” deyince hayretle Hasan Cana baktı ve “Hasan, sen beni şimdiye kadar kiminle zannediyordun” diyerek ruhunu teslim etti.
Alimler, “Allah(cc) ile beraber olun, Allah ile beraber olamıyorsanız Allah ile beraber olanlarla beraber olun” demişler. Bizlerinde Allah ile beraber olma vakti olmalı.
Kısa bir süre padişahlık yaptı ama bu dünyada çok büyük tesirler bırakarak gitti. Hep muharebeden muharebeye koştu. Allah’ı bilen ve O’nun davasını yürütenler için saltanatı bir kuru kavga olarak gördü ve Salih bir kul olarak yaşamaya çalıştı.
Züleyha validemiz Yusuf(as)’ı gördüğünde şöyle demişti; "Sultanı, emrine isyan ile köle eden, köleyi emrine itaatle sultan eden Allah-ü Teâlâ’nın şanı çok yücedir” Kim ki Allah’a hakkıyla itaat eder, o köle de olsa efendi'dir, sultandır. Kim de itaat edemezse padişah da olsa gerçekte köledir.
Şurası unutulmamalıdır ki, Osmanlı Devletinin altı yüz yirmi sene süren ihtişamı kur’an a, Peygambere, Evliyaya ve tüm manevi değerlerimize gösterdiği hürmet ve tazimle devam etmiştir. Çünkü bunlar Allah’ın rahmetini ve yardımını celbeden önemli şeylerdir. Bu gün Osmanlı hinterlandında Osmanlıdan sonra kan ve gözyaşı hiç dinmemiştir. Artık tüm mazlum milletler Osmanlının eksikliğini duyuyor ve yeniden dirilişini bekliyor.
Bekir kardeşim saygı ve selamlarımı yolluyorum,Tüm osmanlı padişahlarını rahmetle anıyorum.Yazınız güzel olmuş.bende ufak bir şey eklemek istiyorum.M.EMİN ÜNER'in bir yazısından alınmıştır..Yavuz Selim ile şah ismail arasında meydana gelen savaşın sebebi dini değil,siyasi olduğu şah ismail taraftarlarının anadoluda yaptığı faliyetler bu savaşın sebebi olduğunu söyler''O zamanki anadoluda yaşıyan türk aşiretleri umumiyetle müslüman olmakla beraber,her türlü taasubdan azade,dinin kendileri için çok muğlak ve nakabil'i icra ahkamına riayetten ziyade eski kavmi an'anelerinin zahiri müslümanlık cilasına boyanmış basit bir şekline salik eski Türk şamanları'nın haricen islamlaşmış bir devamından başka bir şey olmayan müfrit Alevi ve heterodoxe türkmen babalarının manevi tutumu altında idiler''(Fuat KÖPRÜLÜ osmanlı devletinin kuruluşu)İşte anadolu'daki şah İsmail 'in taraftarları halkın bu zümresi içinden çıkıyordu.Aynı yıl safevi devletini kuran Şah İsmail devleti kurarken kendisine karşı koyanları kan ve ateş saçarak yok ediyordu.Aslında bu devirde iran halkının çoğunluğu''Sunni''idi.Bunlardan İsfahan,Fars,Kirman ve daha pek çok yerin halkından karşı koyanlar oldu isede,merhametsizce öldürüldüler.Böylece şah ismail zorla şiiliği iran'lılara kabul ettirdi.Mükemmel bir komutan olan Yavuz selim,şah İsmail'e karşı bir sefer başlatmış ve bundada başarılı olmuştur.Yavuz Sultan Selim hiç bir zaman Alevi'lere karşı bir hareket başlatmamıştır.''bir tarihi hata diyorlarki,yavuz kırk bin alevi kesti.Yavuz asla alevi kesmemiştir.Hz.Ali'yi sevenleri,ehli beyti sevenleri kesmemiştir.Osmalı'yı yıkmak isteyenleri,İran savaşına destek olanları kesmiştir.Şimdi nasıl ''Koministler''alevi'leri kullanmak istiyorlarsa,O zaman da Şah ismail Alevi'leri kullanmak istemiş''(Orhan Türkdoğan,Alevi-bektaşi kimliği)bu sözler izmir bergama ilçesinde yaşıyan bir Alevi dedesi Nazım Kılıç'a aittir..Selamlar