Teşekkürler Osman Bey...
SİVAS ÜZERİNE ...
Ne yıldızlar oynaşır gökyüzünde. Ne yollar ulaşır yüce dağlara. Nice umutlar yayılır gün görmeden yarınlara. Uzaklardan beyaz güvercinler gelir, salınırlar tenhalara…
Ve... sonra uçar gönüller toprağın bağrına. Sel olur, yâr olur, Sivas olur. Bakraç bakraç ayran olup serinletir yürekleri. Kekremsi çökelik olup, dağıtır açlıkları. İçli bir türkü olup, aydınlatır geceleri…
Kırılgan bir bakışta destanlar dile gelir. Deli fırtınalarda şiirler yağmalanır. Sabah yeli tımarlar gönül yaralarını... Daha turnalar gelmeden, sığırcıklar müjdelerler baharın sevdasını…
**
Ocak başlarında, yarınların düşleri karışır saman alevlerine. Bir baş kuru soğan, bir parça ekmek “kekremsi” bir gülümseme oluşturur yüzlerde. Utandırılmış aşklara gark olanlar, harman sonunu beklerler umutluca. Ay on dörtler her daim. Her daim ayın on dördü beklenir sabırlıca…
İlmek ilmek sabır donatır bütün benliği. Papatyalar, düşten gerdanlık dizer boyunlara. Umut iner Kösedağ’dan, akar yavaş yavaş gönül bahçelerine:
“Kösedağ dediğin büyük manzara,
Bir yanı Suşehri bir yanı Zara,
Otur çiçekliye zülfünü tara,
Çekil duman Kösedağ'ın başından.
**
Kösedağ yüksektir Zara engini,
Yaylaya çıkarlar fakir, zengini,
O güzel çiçekler dökmez rengini,
Çekil duman Kösedağ'ın başından.”
Asi bir tay kişner ovalarda. Uç uç böcekleri, divane bir salınışla dolanırlar Anadolu’nun merhamet saraylarında.
**
Uzak dağ köylerinde, çorbalar pişer tezek ateşlerinde. Soba da kaynayan sütler yüreklerle mayalanıp, iner tabak tabak sofralara... Gül yürekli analar, emekleyen yavrularının “gıdılarını” öperler ansızın. Gıdılarından öpülen çocuklar, usul usul devleşirler analarının gözlerinde. Gece iner, köpek havlamalarıyla. Yer yatakları bir biri ardına seriliverir. Sıcacık düşler gönderilir Ay Dede’nin yıldız saraylarına...
**
Gün görmüş kadınlar, geceden hazırlarlar hamurlarını. Daha güneş doğmadan, kızartırlar toprak tandırlarını... Bulgur bulgur ter kokar yürekleri. Bulgur bulgur, şiir kokar emekleri. Bulgur bulgur kaynar, kanattan örülmüş umutları. Yavrularına sıcacık bazlamalar açarlar ansızın. “Yağlama”lar çalınarak tere yağda, efil efil gönderilir yaylaların aman bilmez bozkırına...
**
Akşamın loş rayihasına, sac sobanın üstünde kaynayan küçük güğüm şahitlik eder. Tezekle tutuşan umutlar, kıtlama çaylarda zamanı yudumlar usul usul. Fokr fokur kaynayan sulardan oyunlar kurarlar masum çocuklar.
**
Gece inende kıraç dağlara, yer yatakları bir biri ardına seriliverir ansızın. Sobanın saatler süren canhıraş seyri alemi, tenha tenha dinginlenir sukut vaktinde. Gün görmüş yaşlı nineler, “bir of çekip karşıki dağları” delmeden az önce, toruncuklarını toplayarak dizlerinin dibine, bir bir anlatırlar masal şehirlerini. Yedi Kardeş, Keloğlan, Mız Mız derken, usulca Mihrali Bey’e varır söylenecek son sözler. Adı bilinmeyen Yemen’dir gecenin konuğu. Çocukların “nine Yemen Öte köy kadar uzak mı?” soruları eşliğinde anlatılır destan kahramanı. Ve usul usul yanık bir ezgi, savaşı oyunlarda gören çocukları dahi, yakıp kavurur adeta:
“Ben gidiyom Rüştü Bey'im ağlama
Köz koyup da ciğerimi dağlama
Alay gitti beni burda eğleme
Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Erdi m'ola Mihrali Bey Yemen'e
Kurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Oğul dert benim değil mi vallah kime ne”
Ah Yemen, ah Yemen… nidaları epey bir zamanı soluklatır Sivas’ın gecelerinde. Mihrali’nin destanını öğrenen çocuklar, her daim onun gibi yürümeye çalışırlar Sivas’ta. Görmedikleri bu kahramanın, hayaliyle süslerler çelikten çomaktan oyunlarını… Kulmaç Dağı’nın yücesinden, onun atlı alayı geçermiş gibi bakıp bakıp iç geçirirler adeta. Ve büyüdüklerinde, gidip te geri gelmeyenlerin hatırasını anlatırlar çocuklarına. Onlar da kendi çocuklarına… Böylece devam ede gelir, zamanın en nezih seyrangahı…
**
Celaloğlan’da geri durmaz gece sohbetlerinden. Söz her daim dolanır gelir Celal’in vefasına. Zalim ayrılık kadar olmasa da ölüme de sitemlenir Sivas’ın yarenleri. Bayırın aman vermeyen dumanından Celal’le koyulaşır sohbetin rayihası:
“Al işliğin mor yeleği
Kısa dilemiş dileği
Akşamdan geri gidiyor
Celal’in başlık ineği
Celal oy oy, yavrum oy oy…
**
Şarkışla’da muayene olduk
Beraber trene bindik
Bize nazar değer diye
Sorana kaynım dedik
Celal oy oy, yavrum oy oy…”
“Muhannete” muhtaç olmamak için gurbeti sırtlanan Celal, hep anlatılır bozkırın çocuklarına. Hasretle yola koyulan umutlar gibi, bir biri ardı sıra iner gözyaşları. Celal’dir işte hep anımsanan… Hep anlatılır, hep söylenir zamansız ve mekansız…
**
Kar inende bir gelin gibi Anadolu’nun nazlı dağlarına, pıt pıt pıtılar yürekler. Geçim sıkıntısının el vermediği hayaller, kanatle sarılır ve uzun bir beklemede sonlanır umutlar. Güzden öğütülen “kavutlar” gecenin bir yarısında rahatlatır hazirunu.. “El el epenek…” le devam eder akşamın loş seyri alemi…
“Ektim biçtim üç kabak” tekerlemenin en doruk ve zor anlarını yaşatır bir cümle çocuğa…
Ekilip te biçilmeyen bir umut mudur, hasret midir, yoksa sevda mıdır hiç bilinmez “ağız dil vermeyen insanlarda…”
Bir tek hiç kimsenin aşikar etmediği, sırlı bakışlar kalır geceden sabaha. Hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği anlar donuklaşır küçük küçük karelerde… Kekremsi anlar, usul usul tımarlanır gönlün girdap heyulasında… Ve bir “anı” sonsuza değin uzatabilmenin sevdasına dalar çatlamış yürekler…
**
Sivas işte… Tarihin turnalarla bize emanet ettiği giz bildirisi. “Utandırılmış aşkların” söylenememiş yarınların, bir bir söylendiği zaman haritası…
Sivas işte, bir türlü kopamadığımız, içine dalıp çıkamadığımız gizem sarayı… Sivas işte, hasretine yandığımız ve her yanışta yeniden ayıldığımız gönül ocağı…
Sivas İşte, yitik bir düşle arandığımız, aranıp ta bulunamadığımız sessiz sevdalık bilmecesi. Sivas işte, koyup gitmeye, yitip bitmeye dayanamadığımız hasret sarayı…
Osman ÇELİK