Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

İPİ KESMEDEN OLMAZ

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 1673 Okunma | Yazar Yazan: ebubekir | 09 Kasım 2008 23:34:26

Ebubekir Beye teşekkürler...

İPİ KESMEDEN OLMAZ

 

 

Sanma ey hace ki senden zer-u sim(altın ve gümüş) isterler

 

Yevme la yenfeu(kıyamet günü) da kalb-i selim isterler

 

 

 

“O gün, ne mal fayda verir ne de evlâd. Ancak Allah’a kalb-i selim (temiz bir kalb) ile gelenler (o günde fayda bulur).” (eş-Şuarâ, 88-89)

 

 

 

Dünyaya gelirken temiz bir suret ve sirette olan insandan ölürken de aynı suret ve siretini muhafaza ederek ve temiz bir kalp ile Allah’ın huzuruna çıkması istenir.

 

 

 

Büyüklerimiz “Hayy’dan gelen huyy’a gider” demişler. Yani Allah’tan geldik ve yine O’na gideceğiz. Madem hakikat budur o halde bizler Cenab-ı Hakk’ın huzuruna eli(gönlü) boş gitmemeli, bir hediye ile gitmeliyiz. O’na bu dünyada iken bir hediye hazırlamalı ve o hediyeyi Rabb’imize sunmalıyız. O’na götürülebilecek hediye O’nun hazinesinde olmayan, “hiçliğimiz ve acziyetimizdir”. İşte kendi acziyetimiz ve Allah’ın azametini idrak etmiş selim bir kalple O’nun huzuruna çıkmalıdır.

 

 

 

Allah bizden böyle bir kalp isterken bu çok değerli kalbimizi değersiz şeylerle doldurup öldürmekten, kirletmekten daha büyük bir musibet olabilir mi?

 

 

 

Mevlana(ks) hz.leri ise, “Salih ve sadıklardan uzakta kalıp dünyaya bağlanan ve nefsine ram olan kişi, âleme sultan da olsa, gerçekte ölüdür” buyuruyor.

 

Vehb bin Münebbih(ks) hz.leri;”İnsanlar ne kadarda tuhaf! Bedeni ölenlere ağlıyorlar da gönlü ölenlere ağlamıyorlar. Oysa asıl felaket, gönlün ölmesidir” diyor.

 

 

 

Bu günün insanı madde ile sarhoş olmuş, aklı başından gitmiştir. Madde ruhumuzu ve kalbimizi esir almıştır. İnsan çok ciddi bir terbiyeden geçmeden bu esaretten kurtulması mümkün değildir.

 

 

 

 Genelde nefsimize tabi olarak günahlarla dolu bir hayat sürdüğümüz halde bir türlü hastalığımızı kabul etmez aksine sağlıklı ve doğru yolda, hidayete erdirilmiş olduğumuzu zannederiz. Oysa kalbimizde ihlâs, huşu, takva yoksa hepimiz hastayız. Kalplerimiz fani şeylerin sevgisi ve işgaliyle ölü hale getirilmiştir. Namaz kılmayız ama kalbimiz herkesten daha temizdir. Yalan söyleriz, gıybet ederiz, hasetlik yaparız, kimseyi beğenmeyiz ama yinede bizden iyi Müslüman yoktur. Her konuda çok rahatlıkla ahkâm keseriz, çünkü her konuyu biliriz. Velhasıl okumuşun, cahilin, fakirin, zenginin, amirin, memurun, gencin, ihtiyarın herkesin hastalığı farklıdır. Bilmeliyiz ki böyle bir kalple Hakk’ın huzuruna çıkılmaz

 

 

 

İnsan bir kıza âşık olsa yirmi dört saat kalbini ona tahsis eder. Sürekli onu hayal eder, onu düşünür. O’nun her şeyi artık gözünde çok değerli olmuştur. Gözü O’ndan başkasını görmez. İnsanın kalbinde sürekli olarak bir şeylerin sevgisi vardır. Hangi şeyin sevgisi kalpte varsa kalp sürekli olarak onunla meşgul olur. Özellikle dünya sevgisi bu gün neredeyse hepimizin kalbini işgal etmiştir. Namazlarda bile kalbimiz dünya ile meşguldür. Çünkü Allah indinde hiçbir değeri olmayan dünyayı kalbimizden çıkaramıyoruz. Zira bizim gözümüzde dünya çok değerli bir şeydir.

 

 

 

Bizler Müslümanlar olarak kalbimizi ne kadar Allah’a tahsis edebiliyoruz? Günde kaç saat, kaç dakika Allah’ı anıyoruz? Namazda bile Allah ile olamayan bizler için acaba Rabb-ül Alemin’in değeri dünya metaı kadarda mı yok? Eğer öyle olmasaydı kalbimizi birer laşe hükmünde olan dünya sevgisiyle doldurur muyduk? Allah Resulü bir hadisi şeriflerinde “ölmeden evvel ölünüz” derken nefsin ıslah edilerek öldürülmesi ve kalbin masiva’dan temizlenerek diriltilmesi istenmiştir.

 

 

 

İnsanın ölü kalbini dirilterek temizlemesi için çare; Allah’ın zikridir. İlaç, işin uzmanından alınmalıdır. Bu yolda farklı meşrepler vardır ama İslam âlimleri, insanın terbiyesinde en etkili, en kısa ve en emniyetli yolun tasavvuf olduğunu söylemişlerdir.

 

 

 

Nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye ederek hakkıyla kulluk yapabilmek için bir kâmil mürşide bağlanan insanlar seyr-i sülük denilen manevi bir yolculuğa başlar ki bu yolculuk beden ile değil ruh ile Allah’a doğru yapılan bir yolculuktur. Maksat Allah’tır. Mürid bu yolda kendisine verilen reçeteyi uygulamak suretiyle nefsini tanımaya, onunla mücadele etmeye başlar. Önerilen zikirle kalbi ve buna bağlı olarak da tüm azaları istikamete girer. İnsan günden güne terakki eder. Hakk’a perde ettiğimiz kendi varlığımız ve başka varlıklar aradan kaldırılır ve sonunda Allah’a ulaşılır.

 

 

 

Bir insan-ı kâmil bizi bize tanıtır. Bir kimsenin kendisini tanıyabilmesi için dışarıdan birisinin bize ayna tutması gerekir ki bu kâmil mürşid’dir. Peygamberimizin buyurduğu gibi; “Mümin müminin aynasıdır” Salih ve sadık insanlarda bizlere ayna olmaktadır.

 

 

 

Yakın geçmişte yaşayan Sadat-ı Kiramın halifelerinden birisi de Diyarbakır’da yaşamış olan Molla Ahmed’dir. Molla Ahmed tasavvuf yoluna girdikten sonra hızla seyr-i sülük’ünü tamamlamak için büyük bir gayret gösterir. Kısa zamanda çok mesafeler kat eder. Ancak bir makamda takılıp kalır ki oradan bir adım öteye geçemez. İnsan hızla terakki ederken kalbi hastalıklarda bir bir temizlenir. Bu süre içerisinde kalbinde insan ile Allah arasında perde olacak hiçbir hastalığın kalmaması ve kalbini tamamen Allah’a tahsis etmesi gerekir. Tüm fani şeylere olan kalbin sevgisi yok edilmeli ve kalp, kalb-i selim hale getirilmelidir.

 

 

 

 Mürşidi Molla Ahmed’e perde olan, kendisini terakki etmekten alı koyan şeyin ne olduğunu biliyordur. Molla Ahmed’e;

 

 

 

—Molla Ahmed, bütün malını mülkünü sat ve Dicle’ye at, buyurur.

 

 

 

Kamil Mürşitler her müridin haline göre herkese farklı terbiye yöntemleri uygularlar. Allah Resulü; “Dünya sevgisi tüm kötülüklerin başıdır” buyuruyor. Dünya sevgisini kalpten çıkarmak zordur. Bu noktada Molla Ahmed’den istenen de uygulanması zor bir şeydir. Molla Ahmed anlar ki kendisini terakki etmekten alıkoyan dünya ve mal sevgisidir. Bu sevgi henüz kalpten tam olarak çıkmamıştır. Dolayısıyla bu sevgiyi kalpten çıkarmadıkça maksadına ulaşamayacaktır.

 

 

 

Mürşidinden aldığı bu emirle bütün malını mülkünü satar. Bedelini altın olarak bir keseye koyar. Keseyi de uzun ve sağlam bir ipe ve ipi de Dicle kenarındaki bir ağaca sıkıca bağlar ve keseyi Dicle’ye atar. Belli bir zaman geçer ama Molla Ahmed’in halinde bir değişiklik olmaz. Bir türlü önündeki engeli aşamaz. Tekrar durumunu mürşidine arz eder ve Mürşidi ona;

 

—Molla Ahmed benim söylediklerimi yerine getirdin mi? diye sorar.

 

Molla Ahmed;

 

—Beli kurban! Senin söylediklerini yaptım ama halimde bir değişiklik olmadı der. Mürşidi;

 

               —Peki, Molla Ahmed! Nasıl yaptın ki olmadı? Diye sorar.

 

               Molla Ahmed ise;

 

—Kurban ben tüm malımı sattım, bunları altın olarak bir kesenin içerisine koydum. Keseyi ise Dicle kenarındaki bir ağaca bağlayarak nehre attım der. Mürşid-i ise;

 

—Molla Ahmed! O ipi kesmeden olmaz buyurur.

 

 

 

Bunun üzerine Molla Ahmed gider ve ipi keser. Artık tüm malı gitmiştir. Dolayısıyla malı için hiçbir ümidi kalmaz, mala olan sevgisi de tamamen kalbinden çıkar ve bir süre sonra da kendisine irşad izni verilir. Yani artık derdinin dermanı bulunmuş, maksat hâsıl olmuş, kalp hastalıklarından tamamen kurtulmuş ve kamil-i mükemmil bir zat olmuştur.

 

 

 

Bu arada Molla Ahmed’in balıkçılık yapan bir komşusu vardır. Bir gün evine giderken balıkçı komşusuna rastlar. Komşusu tablanın üzerinde satamadığı büyükçe bir balığı Molla Ahmed’e verir ve balığı eve götürüp çocuklarıyla yemesini söyler. Molla Ahmed ise balığı alıp eve getirir. Temizlemek için karnını yardıklarında bakar ki kendisinin Dicle’ye attığı altın dolu kesesi balığın karnındadır.

 

 

 

 Allah’ı bulan her şeyi bulur. Artık o insan için bir malın varlığı ile yokluğu arasında fark yoktur. Varlığı da hoştur yokluğu da.

 

 

 

 Bizler heveslerimizin peşinde ömrümüzü tüketiyoruz. Hayat bize bir emanet olarak verilmiştir. Mal, mülk, evlat, sıhhat, makam vs. bizlere verilen tüm nimetler de birer emanettir. Bu emanetleri Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmadan ölüp gidersek bize ancak ağlamak düşer. Fani şeyleri seviyoruz, onlarla avunuyoruz, asıl maksadımızdan uzaklaşıyoruz. Ömür hep gafletle geçiyor. Hâlbuki bize verilen her şey bir süre sonra elimizden alınacak. Bizler ölünce neyimiz varsa varisler çar çabuk paylaşacaklar. Ama bunların hesabı ve cezası ise bize kalacak. İşte kalbimizdeki değersiz şeylere çektiğimiz muhabbet iplerini birer birer kesmeden gerçek hürriyeti ve kulluğu yakalayamayacağız.

 

 

 

Dünyaya geldiğin zamanı düşün

 

Sen ağlardın, fakat gülerdi âlem

 

Öyle bir hayat sür ki, senin gidişin

 

Sana sevinç olsun âleme matem

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Sizce Gürün Belediye Başkanlığı seçimini kim alır?
Ak Parti adayı Feyzullah Arslan
MHP adayı Nami Çiftçi
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun76 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI