“Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın
Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen
Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin
Gözlerin kaç kişinin gözlerinde gezinir
Sen kaç köşeli yıldızsın
**
...
Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana
Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Sen kaç köşeli yıldızsın
II
Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin
Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu
Bulutlar geldi altında durduk
**
Konuştun güneşi hatırlıyordum
Gariptin yepyeni bir sesin vardı
Bu ses öyle benim öyle yabancı
Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı
**
...
Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin.”
Bir ırmağın kendi mecrasında akışının, çevresini ne denli etkilediğinden bahisle bu yazıya başlamak sanırım yerinde olur. Arı bir suyun, devinmesinden meydana gelen dereciklerin, gün gelip sabırla deryalara varması, daha bir hayrete şayandır muhakkak.
“Tarihte her hareket tek kişinin ayağa kalkmasıyla başlar” diye bir sosyolojik yordamaya gitsek, sanırım Sezai Karakoç’un kıyısına yaklaşmış oluruz. Yaklaşmış oluruz diyorum; çünkü ona varmanın, onu anlamanın ne denli meşakkatli olduğunu söylemeye gerek yok…
**
Buhranlı dönemlerin, gönül ferahlatan bilgesi desek yerinde olur sanırım. Tüm karışıklıkların, umutsuzlukların ortada dolandığı bir zamanda, “diriliş” felsefesinin efsanevi insanı olarak kendini gösterir.
Onu bir tek alanda değerlendirmek, Ona haksızlık olur diye düşünmekteyim. Bir düşünce adamının, tüm vasıflarını üzerinde taşıdığı gibi, metafizik yoğunluğunu da her daim hissettirir sevenlerine...
**
Şair bir düşünür müdür? Yoksa düşünürler de şair midir?
Sahi nedir şiir? Veyahut şiir ne kazandırır insana? Belli bir düşünce kalıplarından süzülen, ayakları yere basan, mensuplarında derin izler bırakan bir varlık sebebi midir? Ya da, salt okunmak ve dönemi geçince hatıra defterleri arasında müsvetteleşen bir uğraş mı?
Peki üstad Karakoç neresinde durur şiirin? Ya da şiir üstada ne kadar yakındır? Düşüncenin öyle güzel kalıplara döküldüğü ve her okunduğunda yeniden okunması için insan da gizler bırakan, o muhteşem manifesto, sanırım Sezai Karakoç’un şiirlerine mahsustur. Yüzlerce kitabın bazen anlatamayacağı evrensel muştuları, bir şiirde kim destanlaştırabilir onun gibi?
Şiirlerinin derinliğinin verdiği düşünce ufku, bilinmezler dünyasına kapı araladığı gibi, günümüz meselelerine de cevap niteliğindedir. Diriliş muştusunun üzerinde durduğu düşünce örgüsü, umutsuzluğa hiç yer vermeden sistemli bir şekilde varlığını sürdürür. Gerek yazılarında, gerekse şiirlerinde, onun bitmez tükenmez fikir zenginliği, kendini gösterir hemen. Düşünce adamının, her zaman şairleştiği tek odak noktadır Karakoç…
**
Bir medeniyet tasavvurunun yeniden keşfine kapı aralama gayretini yansıtır eserlerinde. Yitik bir medeniyettir aradığı. Yitiğini kaybetmiş, mahzun bir milletin aradığı yitik bir medeniyet. Bozgunlar görmüş bir milletin yeniden inşası. Yahya Kemal’in rüyasıyla örtüşen bir arayış. Kayıbın yeniden kendi yüreklerimizde aranması. İyinin, güzelin, vefanın, sadakatin yeniden örüldüğü bir anlayış.
Yüreğe yeniden dönmek. Uzun zamandır ihmal edilen gönlün yeniden keşfi. Keşiflerin katmerleşmesi yeniden. Maddi varlığı kaybetmenin telafisi mümkün olur; ama gönlü kaybetmenin hiç telafisi olmaz düsturunun arifçe seyri suluk etmesi.
Bilimde, sanattta, kültürde yeniden doğunun dirilişi. Sezai Karakoç felsefesinin temelini oluşturan Diriliş. İnsanın yeniden kendini keşfe dönüş. Yani “bozgunda fetihler görmesi”. Kayıplarını, hiç yılmadan, hiç usanmadan güzel kazançlara çevirmesi. Fikrin, yeni fikirlerle güzelleştiği erdem rüyası…
**
Büyük Hayalleri Öğreten, Anadolu’nun Mahçup Delikanlısı
“Kelime haznesinin genişliği ile düşünceler örülür der” bir bilge. Bir milletin binlerce mümbit kelime toprağından süzdüğü hazineleri şiirleştirerek gençlerin yüreklerine nakşeder. “Bir damlada okyanus gören” kaptanın o büyük hayallerini anımsatır insanoğluna.
Kurumuş yüreklerin, büyük bir medeniyetin temsilcisi olanlara yeniden büyük hayaller kurmayı öğretir yaşantısıyla. Yüzyıllardır Dünyaya hakim olan soy insanların, kurdukları sevgi medeniyetini yeniden yeşertmenin veyahut unutulmamasının kavgasını verir. Her zor zamanda, büyük hayalleri salıverir kalabalıklara.
“Yeni şeyler söylemek lazım” der Büyük Mevlana. O da yeni şeylerin her daim var olduğunu hatırlatır sevenlerine.
Şair Arif Ay’ın şu görüşleri sanırım en güzel anlatımdır:
“Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Hacı Bayram-ı Veli’nin yüzyılımıza düşen izdüşümü; bir medeniyet mefkûrecisi. Onlar Moğol istilasıyla, Haçlı savaşlarıyla tarumar olan Anadolu’nun dirilişini gerçekleştirmişlerdi. Bu yüzyılda aynı misyonu yüklenenlerden biri de Sezai Karakoç’tur.”
**
Fotokopilerde Binlerce Baskı Yapan, Monna Rosa Şiiri...
“Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar”
“Monna Rosa” için ne söylenir sahi? Yoksa bizde bir şairimiz gibi “utandırılmış aşk şiiri” mi desek? Nasıl ifade edilirse edilsin, bir gün tarihçiler “Monna Rosa” ile anılan bir dönemden bahsederlerse sakın şaşırmayın. Ve yahut “Monna Rosa” ve “Köşe” şiiriyle olgunlaşan bir neslin varlığından bahsederlerse, sakın duraksamayın.
Gerçekten de öyle bir nesil olgunlaştı bu şiirlerle. Bir şiir düşününki kitaplaşmamış; fakat fotokopilerle binlerce baskı yaparak elden ele dolaşmakta. O şiire sahip olmanın ayrıcalıklı kılınıldığı bir zamandı yaşananlar.
Ama şunu da hiç unutmamak gerekir ki, çağın vefası o denli destansı değildi. Zamanla o şiir kalabalık salonlarda, gögüs kafesi kabaran insanların karşısında, sesine ağır bir buğu veren şöhret severler tarafından okunmaya başlandı. O gizem, o kimseye vermeme konusundaki sadakat bilinci, aşındıkça aşındı...
Sanırım bu yozlaşmayı Üstad da görmüş olacak ki; bu şiiri değiştirerek kitaplaştırdı. Ve o gizem arz eden, kutsal bir metin gibi gönüllere seyri suluk eden abide, insanoğlunun arsızlığına bir tokat gibi vuruldu. Sahi, ne hoş idi Monna Rosa fotokopilerde. Gecenin en sukut vaktinde, ajandanın içinden çıkarılıp okunan o müstesna fotokopi, ne hoş idi sahi. Keşke hiç kitaplaşmasaydı...
Osman ÇELİK osmancelikszm@mynet.com