Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

MÜREBBİ İHTİYACI

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 10 Yorum | Okunma 2486 Okunma | Yazar Yazan: ebubekir | 10 Haziran 2008 17:11:09

Ebubekir Beye Teşekkürler

MÜREBBİ İHTİYACI

 

Mürebbi, terbiye eden demek..Terbiye ise, bir şeyi tedrici olarak kemale ulaştırmaktır. İnsanın terbiye edilmesi ise güzel ahlakı, kemalatı elde etmesi , ilim ve edep öğrenmesi yani eğitilmesidir.

 

İnsan terbiye edilecek evsafta yaratılmıştır. Bu terbiyenin neticesidir ki insan alay-ı illiyyin’e çıkar, meleklerden daha üstün olur. Çünkü burada insanın nefsine ve şeytana karşı verdiği zorlu bir mücadelenin mükafatı vardır.

 

Nasıl ki maddi rızıkların insanlara ulaşması için bazı şeyler vesile kılınmışsa, iman, hidayet, muhabbet, nur, feyiz ve ilim gibi manevi rızıklar da bir vesile ile insanlara ulaştırılır. Bu rızkı da istemek ve aramak hepimize lazımdır.Bu noktada Allah Resulü(as);” Allah’ın feyiz ve nur kapları vardır. Allah Dostlarının kalpleri Allah’ın kaplarıdır” buyurmuştur. Demek ki Allah Dostları manevi rızıklar için de bir vesiledirler.

 

Neden Mürebbiye İhtiyaç Vardır?

Nefsi Emmare sürekli insana kötülüğü emreder. Nefis ile mücadele çok zordur ve ömür boyu devam eder. “Nefsini tezkiye edenler felah buldular” buyuruyor Cenabı Allah. O halde kurtuluş için nefsin terbiyesi gerekir. İşte bu noktada nesi tanıyan, nefsin hilelerini, gücünü, silahlarını ve bu düşmanla mücadele yöntemlerini hakk-el yakin bilen kamil bir terbiye ediciye ihtiyaç vardır. Allah yolunda rehbersiz gidilmez. İnsan sınırlı aklıyla hakikatleri bütünüyle kavrayamaz. 

 

Maide suresi 35’de ise Allah(cc); “Kurtuluşa ermek için vesile arayın” buyurarak vesileyi emretmektedir. Vesile ise insanı Allah’a yaklaştıracak şeylerdir. Müfessir-i izam, “vesileden kasıt vasıtadır ve en büyük vasıta mürşid-i kamillerdir” demişler.

 

İnsan fıtratında hep kötü şeylere karşı bir meyil olması ve  nefsin bu temayüllerinin ıslahı belki dünyanın en zor işidir. Ama insanın ebedi saadeti elde etmesi için nefis ile olan mücadeleyi mutlaka kazanması gerekmektedir. Hele bu zamanda gerçek mürebbilerin azalması bu işi daha da güçleştirmektedir. Dinin sahibi Allah’tır, tebliğ ve terbiye görevini Peygamber efendimiz yerine getirmiştir. Resulullah(as), kendisine varis olan alimlerce bu irşad işlerinin kendisinden sonra da yerine getirileceğini bildirerek “Allahü Teala, her asrın başında bir müceddid-i din (ümmeti Muhammed’e dinini yenileyen ve canlandıran) gönderir” buyurmuştur. O halde bu Salih insanlar her devirde vardır. Bunlar Allah’ın seçtiği ve insanların terbiyesinde görevlendirdiği kamil zatlardır. Ne yazık ki bu gerçek mürşitlerin azalmasıyla birlikte her şeyde olduğu gibi bu konuda da ikame prensibi devreye girerek sahteleri piyasaya çıkmış ve bu işe ehil olmadıkları  ve hak etmedikleri halde kendilerine mürşitlik payesi vererek ve mürebbiliğe uymayan fiilleriyle bu millete zarardan başka bir şey vermemişlerdir. Bu tür sahte ve nakıs mürşit geçinenler için  Allah Dostları; “onlar gitsinler, dağda eşkıyalık yapsınlar, Ümmet-i Muhammed’e daha az zarar verirler” diyerek terbiye işinde mutlaka ehil ve kamil-i mükemmil zatların olması gerektiğini söylemişlerdir.

 

Peygamber efendimiz bir hadislerinde ise;”Kim Allah yolundaki bir imamı desteklemek ve yüceltmek için yanına giderse o kimse Allah’ın himayesinde olur, bu uğurda göreceği her sıkıntının sevabını Allah verir” buyuruyor.

 

Allah-ü Teala bizden ne istemektedir? Şirkten ari, yakin bir iman ve güzel kulluk..

İnsan güzel ahlak sahibi olmak, amel-i salih işlemek, edep ve takva sahibi olmakla mükelleftir. Bunun içinde bir takva imamı, bu yolu bilen bir rehber gerekir. Bu işin en kolay yolu budur. Yol tarifle değil yolu bilene tabi olmakla gidilir. Bu ise ancak Allah Resulü’ne tabi olmakla olur ki tabi olmak içinde O’nu iyi tanımak lazım. Nefisler ıslah olmadan ve kalpler temizlenmeden de Allah ve Resulünü hakkıyla tanıyabilmek imkansızdır.

 

Resulullah’ı tanımanın en kolay yolu, O’nun varisi olan bir Allah Dostunu kendimize örnek almaktır. Zira bu Allah dostu da Peygamberimize ulaşan bir terbiye silsilesine bağlı olarak Resulullah’ın yaşantısını temsil etmekte ve bunu insanlara yaşayarak nakletmektedir.

 

 İbrahim (as) ın yaptığı gibi olayları tahlil ederek hidayeti bulmak herkesin kolayca yapabileceği bir şey değildir. Özellikle gençlerin başıboş bırakılarak ve her türlü zararlı alışkanlıkların çok cazip ve kolay hale getirildiği bu zamanda hidayete vesile olacak gerçek mürşitlere ihtiyaç vardır.

 

Allah Resulü’ne en yakın zamanda gelmiş fıkıh- mezhep imamları da İslam’ı çok iyi bilen zamanın en büyük alimleri- müçtehit imamları oldukları halde onlar da bir rehbere- mürşide ihtiyaç duymuşlardır. İmamı Azam; “son iki sene olmasaydı Numan helak olmuştu” diyor. Kendisine “hangi iki sene “? diye soruyorlar. O’da “Caferi Sadık hazretlerine gittiğim iki sene” diye cevap veriyor. Burada helak olmaktan kasıt manevi hallerden, muhabbetten, hakikatlerden vs. mahrum kalmak diye açıklanmıştır ancak bu zamanda bizlerin hali çok daha vahimdir ve imanı muhafaza en önemli meselemiz olmuştur. İmam-ı Şafii ve İmam Ahmed Hanbel hazretleri de ümmi olan Şeyban-ı Rai hazretlerine intisap etmişler. Kendilerine “neden bir ümmiye gidiyorsun “denildiğinde, “gördük ki o Allah’ı bizden fazla tanıyor” demişlerdir. Demek ki Allah’ı tanımak sadece ilimle olmuyor. Görüldüğü gibi Sahabeyi gören ve İslam’ı en iyi bilen bu alimlerde helak olmaktan korkmuş ve ümmi olan mürşitlere gitmekten de çekinmemişlerse şu ahir zamanın zulümat ve dehşetinde bocalayan biz Müslümanların bir mürşide gitmemek için hangi haklı sebebimiz olabilir?

 

Abdülgani en- Nablusi bu konuda şunları söylüyor; “Hak yolcusu, kendi başına ilahi huzurda ne yapacağını bilmez, edebi koruyamaz, feyiz alamaz. Feyiz alması ancak mürşidi kamilin ona yönelmesi ve onu Allah’ın izniyle desteklemesiyle mümkün olur”.

 

Bütün uygulamalı ilimlerde olduğu gibi İslam’ın nefislerde yaşanması ve terbiye edilebilmesi içinde bir üstada, bir mürşide ihtiyaç vardır. Dağ başında bakımsız, bahçıvansız yetişen bir meyve ağacının meyveleri ile bahçede bir bahçıvan elinde suyu, gübresi verilen, aşılanan, her türlü teknik işlemleri yerine getirilen bir meyve ağacı arasında çok fark vardır.

 

Abdülbari en- Nedvi de ;” Hayatın hiçbir alanında ve hiçbir bilim dalında staj görmeden ve ehil bir ustanın nezaretinde uygulama yapmadan başarıya ulaşılmamıştır” demektedir.

 

Doktor şifa için bir vesile olduğu gibi mürşit de hidayet için bir vesiledir. Şifa da hidayet te Allah’tandır. Mürşid, insanları Hakk’a ulaştıran bir kılavuz, bir rehberdir. Okulda öğretmen ne ise, dergahta da mürşid odur.

 

İnsanı olgunlaştırmak ve kemale ulaştırmak için kamil insanların nazarı ve sohbetinden etkili bir şey yoktur. Bunun en güzel örneği Sahabe-i Kiramdır. Bunların üstünlüğü çok bilgili, kültürlü olmalarından değildi. Onların Resulullah’ın nazar ve sohbetlerinden aldıklarını binlerce kitap okumakla kimse ele geçiremez.

 

Eğer Şems-i Tebrizi olmasaydı Mevlana Celaleddin-i Rumi hz.leri olurmuydu.Tapduk emre olmasaydı Yunus, Abdullah Dehlevi hz.leri olmasaydı Mevlana Halidi Bağdadi hz.leride olmazdı. Bu insanlar bir terbiye edicinin elinde terbiye edilerek kemalatı elde etmişlerdir.

 

Kimler Mürebbi Olabilir?

En büyük terbiye edici elbetteki RABB ismi şerifiyle Allah-ü Teala’dır. O bütün alemleri terbiye eden sonsuz bir güç sahibidir.

 

Tüm peygamberler de yine Allah’ın görevlendirdiği mürebbilerdir. Bazı insanlar her ne kadar peygamberleri, Allah’tan gelen emirleri insanlara ulaştıran bir postacı mesabesine indirmeye çalışsalar ve tek bir ayete bakarak görevlerinin sadece tebliğ olduğunu söyleseler de Bakara suresi 151. ayette “nitekim kendi içinizden, size bir peygamber gönderdik, O size ayetlerimizi okuyor, sizi tezkiye edip kötülüklerden arındırıyor” buyurulmuş ve peygamberimizin bir görevinin de insanları terbiye etmek olduğu açıklanmıştır. Allah Peygamberimizi tezkiye ve tebliğ için göndermiştir.

 

Peygamberlerden başka peygamber varisi evliyaullah ve kademe kademe öğretmenler, anne- babalar ve bir kısım insanlarda kendi çaplarında birer terbiye edicidir.

Ancak herkesin terbiye derecesi farklıdır. Bir öğretmenin yada ebeveynin insana verebileceği ile gerçek mürşitlerin verebileceği şeyler çok farklıdır. Tam bir terbiye için maddi ilimle mücehhez ve manen de olgunlaşmış, ahlak-ı hamide’yi, ihlası, takvayı elde etmiş zatlar gereklidir ki diğer insanları olgunlaştırsın, nefisleri ıslah etsin.

 

Allah Resulü hadislerinde “alimlerin peygamberlerin varisler”i olduğunu ve bu “alimlerin de Ben-i İsrail’in peygamberleri gibi” olduğunu bildirmektedir. Yani Peygamber varisi bu alimler irşad noktasında peygamberlere benzemekte ve O’nlar gibi insanları irşad etmektedirler. Öyle peygamber gelmiştir ki kendisine iman eden çıkmamış, bazılarına çok küçük bir cemaat iman etmiştir. Bu ümmet içerisinden de İmam-ı Rabbani, Abdülkadir Geylani gibi zatların vesilesiyle yüz binlerce insan hidayet bulmuştur. Mürşitler  model şahsiyetlerdir ve öyle olmak zorundadırlar.

 

Bir Mürebbiye Gitmek Farz mıdır?

Her Müslüman için farz-ı ayn olan ilimler vardır ki bunlar; Akaid(iman), ahkam(helallar ve haramlar) ve tezkiye-i nefis(nefsin ıslahı- güzel ahlak) ilmidir. Ayeti Celile’de; “Nefsini tezkiye edenler kurtuldu” denilirken herkesten nefsini ıslah etmesi ve güzel ahlak sahibi olması istenmiştir.Bu konuda İslam alimleri; “bir şey farz ise o şeye götüren bütün yollarda farzdır” demişler. Bu noktaya işaretle, İmamı Gazali, Abdulkadir Geylani ve İmamı Rabbani gibi zatlar bir terbiye edici elinde terbiye edilmenin herkes için farz-ı ayın olduğunu söylemişlerdir.

 

İmam-ı Gazali hz.leri ;” Muamele ilminin en ileride olanı nefsin hilelerine ve şeytanın desiselerine vakıf olmaktır. Böyle bir ilme vakıf olmak her hayat sahibine farz-ı ayndır”.diyor.

 

İşte insanın Allah’ın ahlakı ile ahlaklanması için bir mürebbi elinde nefsini ıslah etmesi gerekmektedir. Zira insan terbiye edilmeden kendi kendine bu ahlakı elde etmek imkansızdır.

 

Fatiha suresinde; “bizi doğru yola, nimete erdirdiklerinin yoluna ilet” denilirken Nisa suresi 69. ayette ise; “Allah’ın kendilerine nimet verdiklerinin Peygamberler, Sıdıklar, Şehidler ve Salih zatlar “olduğu beyan edilmektedir. Dolayısıyla her fatiha okumamızda Allah’tan bizleri Salih zatların yoluna ulaştırmasını da talep etmekteyiz.

 

Bir mürşide gitmekten maksat nefsin tezkiyesi ve kalbin tavsiyesidir.Bunların her ikisini de Cenabı Allah bizden istemekte ve bunların bize fayda vereceğini ve kurtuluşa ereceğimizi müjdelemektedir. Burada olayı sadece nafile bir zikir olarak görmemeli, mürşit vesilesiyle nefisleri ıslah ve güzel ahlakı elde etmenin farz olduğunu dikkate almalıdır.

 

Abdulkadir Geylani(ks) Hazretleri; “ Siz Allah’ın kitabına, Resulullah’ın ahlakına ve bunları iyi bilen ve hükümleriyle amel eden mürşitlere uymadıkça asla felah bulamaz, kurtuluşa eremezsiniz. İşitmediniz mi ki bir sözde şöyle söyleniyor:

 -Kim ki sırf kendi aklı ile hareket eder, kendini başkalarından müstağni sayarsa dalalete düşer. Müride behemehal bir kılavuz, bir delil lazımdır. Zira o öyle bir çöldedir  ki, orada akrepler, yılanlar, afetler vardır. Susuzluk vardır. Yırtıcı vahşi hayvanlar vardır. İşte kılavuz onu bu afetlerden sakındırır. Su bulunan yerleri gösterir. Meyveli ağaçların bulunduğu yerlere götürür.Halbuki tek başına, kılavuzsuz olduğu takdirde yırtıcı hayvanların, akreplerin, yılanların, afetlerin bulunduğu bölgelere düşer, perişan olur, mahvolur.

 

     Ey dünya yolunda yolculuk yapan kişi! kafileden, kılavuzdan ve arkadaşlardan ayrılma. Aksi halde malında rahatında elinden gider. Sen ey ahiret yolcusu, daima kılavuzla beraber ol, ta o seni varacağın yere ulaştırıncaya kadar.

 

İmamı Gazali Hazretleri ise; “Terbiye etmek suretiyle kötü ahlakını atıp onun yerine güzel ahlakını yerleştirmesi için salikin, mürşit ve mürebbi bir şeyhin terbiyesine girmesi şarttır.

 

Hakikate ulaşabilmek için kamil-i mükemmil bir mürebbinin elinde terbiye edilmek gerekir. Allah Resulü ; “Onlarla beraber olanlar şaki olmaz, ilahi rahmetten mahrum kalmazlar” müjdesini vermektedir.

 

Bediüzzamana göre de, mademki tasavvufun birinci faydası hakaik-i imaniye’nin elde edilmesidir ve mademki bir kimse, muhakkik bir alim zatta olsa, tasavvuftan nasibi yoksa ve kalbi harekete gelmiyorsa zındıkların desiselerinden kurtulamayacaksa ki bu iman tehlikesi demektir, o zaman kendisine muhabbet duyacağı ve tabi olacağı bir mürşide intisap etmelidir. Zira Bediüzzaman’a göre , insan aktap kabul ettiği şeyhine olan şedit muhabbetle kolaylıkla zındıkaya sokulmaz, onunla imanını kurtarır.

 

Netice olarak Müslüman tüm himmet ve gayretini ölünceye kadar imanını muhafaza etmeye tahsis etmeli ve şu dört günlük dünya hayatına aldanmamalıdır. Ömür sermayesi çabuk tükenir ve bir gün yolculuk başlayınca artık yol tedariki için imkan kalmamış olacaktır.

 

İşte çıkacağımız bu yolda azık hazırlamak ve bize yol gösterecek bir rehber bulmak varacağımız yere emniyetle ve kısa sürede varmamızı ve maksudumuza ulaşmamızı sağlayacaktır.

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

Ebubekir GÜR { 13 Haziran 2008 15:31:47 }
Ben kendi adıma kimden nasıl bir yorum gelirse gelsin faydalı olacağı düşüncesindeyim. Bu yorumlarda yanlış veya eksik anlamalar söz konusu olabilir. Bende beni ilgilendiren makalelerde yorum yapılan noktalarda kendi düşüncelerimi farklı ifadelerle açmak ve daha iyi anlaşılmasını sağlamaya çalışıyorum. Sayın Takcı’nın dediği gibi ait olduğum dünyanın penceresinden bakıyorum. Ve biliyorum ki herkesin ait olduğu bir dünyası var ve herkes aynı şekilde ait olduğu yerin penceresinden olaylara bakıyor. Benim pencerem ehl-i sünnetin ve tasavvuf ehlinin penceresi.
              Herkesin bir mürşide ihtiyacı olduğu hakikatini bu güne kadar gelen tüm Salih insanlar ifade ettikleri gibi akıl sahiplerinin de bu hakikati inkar etmeleri düşünülemez. Bu gün bile her şeyde bir, eğitimci, bir rehber, bir usta, bir mürebbi gerekmediğini kimse söyleyemez. Aslında her şey arasında bir sebep- müsebbep ilişkisi vardır ve bu ilişkiyi herkes görmelidir.Bu dünya sebepler alemidir. Allah(cc) her şeyi sebeplerle halk ediyor. Bu kanunu koyan Allah’tır.
              Rızık veren Rezzak iken çalışmayı vacip kılmıştır. Allah Şafi iken ilacı ve doktoru şifa için vesile kılmış ve doktora gitmek istenmiştir.Öldüren ve dirilten O iken izin verdiğinde bazı peygamber ve Salih zatların vesilesiyle ölüler diriltilmiş ve ölüm için Azrail(as) vesile kılınmıştır. Hakeza bütün olaylarda vesileler vardır.Kur’anda neml suresi 38 .ayette geçen, Süleyman (as) Belkıs’ın tahtının yemenden göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede getirilmesini maiyetindekilerden istemiş ve bu olaya sıddık olarak vasıflandırılan birisi vesile olmuştur. Yine Cenabı Allah Tevvab iken, nefislerine zulmedenlerin tövbe etmeleri için Resulullah’a gitmelerini ve onun yanında tövbe etmelerini istemiştir. Buda tövbe için bir vesiledir.Hidayet noktasında da yine bu kanuna uygun olarak Cenabı Allah peygamberleri ve Salih insanları vesile kılmıştır. Ve maide suresinde “kurtuluşa ermemiz için vesile aramamız” istenmiştir.Hidayet Allah’ın elindedir ama Allah beşeri planda bu işleri seçtiği insanlara yaptırmaktadır.Allah’ın izni ve desteği olmadan hiç kimse bir başkasını hidayete erdiremez. Ancak ilahi izin ve destek gelince de ölüler diriltilmiş, kör gözler açılmış, mirac’a çıkılmış, ay ikiye yarılmış, milyonlarca mucize ve keramet zuhur etmiştir. Velilerin bütün tasarrufu ilahi kadere bağlı olarak gerçekleşir. Sonuç almak için sebeplere yapışmak gerekir.
              İşte her şeyde faili mutlak Allah’tır. O ol derse her şey hemen olur ve O’nun dilemesiyle ancak olur. O yegane kudret sahibidir. Kainatta tasarruf eden ancak Allah’tır. Eğer bir insan bir şey yapabiliyorsa bu Allah’ın verdiği tasarruf izni iledir. Tüm olayları yaratan ve yardım edende Allah’tır. Bir kimse tek başına kimseye fayda ve zarar veremez.
Bütün bu vesilelerde haşa Allah(cc) kendi mülküne kimseyi ortak etmiyor. Ayrıca kur’anda Allah, Resulullah’ında hüküm koyucu olduğunu söylüyor. Bir ayette “Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdiği zaman…. “diye bahsedilirken peygamberimizin de kendinden bir şey yapmadığı, konuştuğu her şeyin vahiy olduğu zikredilerek nihayette yine her şey O’na dayandırılmaktadır. Başka bir ayette ise “sen atmadın, Allah attı” buyurularak zahirde kim ne yaparsa yapsın hakikatte her şeyi yapanın Allah olduğu beyan edilmiştir.
                 Mürebbi, Rabb kökünden türetilen bir kelime olduğuna göre terbiye etmek de sadece yol göstermek ve iyi örnek olmak değildir.Burada bir takım metotlarla insanların kemale erdirilmesi söz konusudur.Neden bazı insanların nazarları insanı ve tüm yaratıkları etkilerken ve yine bazı insanların sohbetleri insanlara tesir ederken bazılarının ki tesir etmiyor? Demek ki işin içinde başka hakikatler var.
               Aslında genelde Hulusi beyle aşağı yukarı anı şeyleri söylediğimizi düşünüyorum ama bazı yorumlarda farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Ehl-i sünnet olan herkesin aynı kaynaklardan beslenmesi halinde temel konularda farklı bir düşünce ortaya çıkması muhaldir. Kimse kendi kafasına göre hüküm vermemelidir. Allah’ın vermediği bir gücü ve yetkiyi hiç kimse bir başkasına veremeyeceği gibi Allah’ın verdiği bir yetkiyi de kimse yok sayamaz. Biz ehl-i sünnet olarak bizim inançlarımızda buna uygun olmalıdır. Biz sadece ehli sünnetin fikirlerinin savunucusu ve uygulayıcısıyız. Bizim haşa kendi nefsimizden bir şeyler üretmek gibi bir düşünce asla bize yakın bile geçemez. Biz öğrendiklerimizi ve okuduklarımızı söylüyoruz. Herkese saygılar sunuyorum.
hulusi takcı { 13 Haziran 2008 12:02:26 }
Mustafa beyin takdirleri için teşekkür ediyorum. yazılara bırakmış olduğumuz yorumların ,yazı yazanlar ve kendilerini yorumları ayıklama yetkinliğinde görenlerce,eksik ve yanlış anlaşıldığı düşüncesiyle yazılanlara yorum yazmama kararı almıştım.Bu kararımın kendimle ilgili olduğunu belirteyim yoksa kimsenin tabiki benim yorumlarıma ihtiyacı yok. Ama yazının altına bıraktığım bu satırlara yazıyla ilgili bir iki not bırakarak ayrılayım. Yazıyı kaleme alan ağabeyimiz kendini bir dünyaya ait hissettiğinden ele aldığı kavramlara,ait olduğu dünyanın penceresinden bakıyor doğal olarak. Varmak istediği sonuç herkesin bir mürşidi kamile ihtiyacı olduğu yargısı. Bunu nasıl ifadelendirecek ,burda mürebbi kavramıyla yola çıkıyor. Mürebbi kavramını -eğiticicilik anlamının bir üst anlamına taşımaya çalışıyor tabiki burda zorlama var. İtikadımıza göre Rab'dır terbiye eden,Terbiye etmek hakiki anlamıyla Allaha aittir. İnsanlar içinden öncelikle peygamberler olmak üzere davetci,yol gösterici örnekleyicilik anlamında eğiticilik vardır, Allah dilemeden kimse dileyemez,ve hidayet Allaha aittir. Burda kestirmeden şunu demeliyim. İnsanlar içinden çıkarılar resullerin,salih kişilerin evliyanın,diğer insanlar üzerindeki mürebbilikleri ,eğiticilikleri, yol gösterme,iyi örnek olmanın ötesine geçemez. Kalbler Allahın elindedir. Allah mülkünde ve hükmünde kimseyi kendisine ortak kılmamıştır. Allah hepimize hidayet etsin selamlar
Mustafa BOĞA { 13 Haziran 2008 08:26:32 }
Sevgili arkadaşlar merhaba,bizler bir aileyiz.Çok şükür inançlı insanlarız,hiç kimse zannetmiyorum aşırı birdüşünce içinde değildir,benimde çok şükür öyle.ÖzellikleBekir beye saygılarımı sunuyorum.kendisine teşekkür ediyorum bazı konulara sabırla açıklık getirdiği için.Sevgili kardeşim,benim amacım kesinlikle ne sizin sabrınızı nede bilginizi denemek değildir.reklam amacımda yoktur.dini inancım çok şükür zayıfda değildir,aşırı bir karakterimde yoktur.Niyetim suyu bulandırmakta değildir asla..Görüyorumki makalelerin altındaki yorumlarda heyecan hiç yok,sadece iki kelime,iyi olmuş güzel olmuş.Halbuki yazarın cesareti ve bilgisi ne kadar önemli ise okuyucusu ve yorumcusuda o kadar önemlidir.Bazı şeyleri tartışmaya açarak tartışma kültürünü geliştirmek ve tartışma ortamı yaratmak lazımdır.Yazarla okuyucular arasında iyi bir diyalog olması şarttır.Yoksa ortam donuklaşır,mesafe uzar,ahengi kalmaz.Bazan o yazıya övgü bazende apaçık tenkit etmek lazımdır.Bu konuda Hulusi Takçı bey'i çok takdir ediyorum.Güzel ve cesaretli yorumları vardı,beğendiğim birisiydi,ama son zamanlarda o da yorumsuz bıraktı.Kendisine selam yolluyorum.AYrıca Suçatı haber ekibine bazen işin dozunu kaçrdığımızda bazende hırçınlaştığımızda,sakin ve sükunetle ortamı yumuşattıkları için teşekkürlerimi bildirir,gayretlerinde başarılar dilerim.Ayrıca sayın Hidayet Bey'e geçmiş olsun dileklerimi bildirerek Allah'ın kendisini çocuklarına ve talebelerine bağışlamasını dilerim.
Ebubekir GÜR { 12 Haziran 2008 15:34:00 }
Kıymetli Mustafa kardeşim, benim maksadımda asla kimseyle tartışmak ve cedelleşmek değil. Bu hoş görülmemiş zaten. Sadece bazı terimleri kendi bildiğim doğrular çerçevesinde düzelmek istiyorum. Aslında bu konularda ehil kardeşlerimizin aydınlatıcı bilgilerini bizlerle paylaşmalarını isterim. Ama nedense pek yazan çıkmıyor.
Güzel kardeşim, “Peygamberimizden bu yana bir çok mezhep ve mezheplerden tarikatlar türemiştir” diyorsun. Bir defa tarikatlar mezheplerden türememiştir. Mezheplerin ve tarikatların çıkış nedenlerini hemen herkes biliyor, bu nedenle bunu geçiyorum. Ancak mezhepler akaid ve fıkıh konularında, islamın temel prensiplerinin dışındaki teferruatlarda meydana gelen ihtilaflarla ortaya çıkmış ve bu rahmet olarak kabul edilmiştir. Tasavvuf ise Müslümanlarda kalbi hastalıkların başlamasıyla kurumsallaşmaya başlamıştır. Şeriat zahir ise tasavvuf islamın batınıdır, ruhudur. İ. Rabbani hz.leri “İslamın bir sureti birde hakikati vardır” diyor. Şeriat zahirle ilgilenmiş tasavvuf ise kalbin tedavisiyle ilgilenmiştir. Müslümanın ihlası, takvayı elde etmek ve ihsan sahibi olması için çalışmıştır.İslamın zahiri ve batını bir bütündür. Bunlar asla birbirinden ayrı şeyler değildir.Allah Resulünün yaşadığı İslam da hem zahir hem de batın vardır.
“Eğer her mezhep ve tarikatın yaptığı doğruysa hepsini kabul edelim gitsin o zaman” diyorsun. Mustafa kardeşim sen bir imam hatipli olarak bunları söylememelisin. Elbetteki kim sünneti Resulullah’a uyuyorsa, zira mihenk taşı Allah Resulünün hayatıdır elbetteki hepsi doğrudur ve bizlerde doğru kabul edeceğiz. O zaman bu mantıkla biz sadece bir mezhep yada bir tarikatımı doğru kabul etmeliyiz.Peygamberimiz(as); “Allah’a götüren yollar insanların sayısıncadır” diyor. İslamın özüne sadık kalan ve sadece bazı teferruatlardaki ihtilaflardan dolayı kimi İslam dışına koyacağız? Elbetteki herkes kendi yolunu doğru olarak kabul edecektir, bu gayet normal bir şeydir. Ama 1400 senedir İslam alimlerinin ve mürşidi kamillerin ittifak ettiği noktalar vardır. Bizlerde buna bakarız. Mesela aynı mezhep içerisinde bile farklı imamlar tarafından farklı içtihatlar yapılmıştır. Ama daha sonra gelen alimler bazılarında ittifak etmişler ve fetvada bu ittifak edilenlere göre verilir olmuştur. Dolayısıyla hangi tarikat yada mezhebin yolu Resulullah efendimize uğruyorsa baş tacı, hangisi de ondan uzak ve bid’atlarla dolu ise reddedilir elbette. Ama sadece doğru birer tane olur düşüncesi sağlıklı değil.
Yine “her şey islama uygun şekilde kullanılsaydı mezhebe ne gerek vardı, mezheplerin içindeki tarikatlara ne gerek vardı” diyorsun. Burada mezheplerin ve tarikatların çıkış nedenlerini iyi anlayabilirsek bunlar her şeyin islama uygun şekilde kullanılmadığından değil tamamen zaruretten ortaya çıkmışlardır. Zira her devirde hak üzere yaşayanların olacağını bizzat Peygamberimiz bize haber veriyor. Bu konularda hüküm müçtehit imamlar ve Rabbani alimler tarafından verilmiş, bir çokları sünnet-i Resulullah’a uygun bulunduğu içinde doğru kabul edilmiştir. Yeniden bunları tartışmak bence bizim gibi cahillerin işi değil.
“Bazı kelimelerin manası iyide farklı şeyler çağrıştırıyor” diyorsun.Mesela “mürebbi” neyi çağrıştırıyor. Sadece Antalya’daki birkaç tahtacı köyündeki dedelerden sonra gelen kişilerimi? Bunu ben bile yeni öğrendim. Gerçekten mürebbi deyince Müslüman için sadece bunu mu çağrıştırıyor. Mesela “ehl-i beyt” kelimesi de belki daha ziyade alevi ve şiayı çağrıştırıyor olabilir. Ama ehl-i beyti sevmek imandandır ve ehl-i beyti sevmeyi Allah kur’an da emretmiştir. Bence her Müslüman ehl-i beyti gündemlerinden düşürmemek ve çok sevmek zorundadır, neyi çağrıştırırsa çağrıştırsın.
Yine “ben kelimelerin manasına bakmam “diyorsun. Ama Mecelle’de bir kural vardır ki orada “asıl olan kelimeler değil, kelimelerin ifade etmek istediği manalardır” deniliyor. Bazı kelimeler farklı kişilerde farklı şeyler çağrıştırabilir ama önemli olan onların ifade ettikleri manalardır.
Burada belki bu kadar uzun yorum yazmak doğru değil ama meseleler önemli ve geniş olunca çok kısa yazmak istesek bile yine hacmi artıyor. Herkesin hoş görüsüne sığınıyor ve saygılar sunuyorum.
Ayşegül ERGİN { 12 Haziran 2008 14:13:15 }
Bir gün bu tartışmaların ne kadar boş ve gereksiz olduğunu herkes anlayacak. İnsanlar arsında din, dil, ırk farklılıklarının olması gereken olgular olduğunu anladığımız ve tüm bu farklılıklara aldırmadan insana insan olduğu için değer vermeyi; yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi sözde değil özde öğrenip hayata geçirmeyi başardığımızda göreceğiz ki bunca zaman boşuna birbirimizi yıpratmışız...
Tüm insanlığa sonsuz saygılarımla...
Mehmet { 12 Haziran 2008 13:27:22 }
İnsaf kardeşim insaf yaa, bağnazlığın bu kadarına da pes yani kelimeleri bile gruplamışsınız. Bu millet bu kafayla zor bir yerlere gider. Siz devam edin böyle, bir yerlerde ellerini ovuşturup zevkten dört köşe olanlar var siz böyle devam ettikçe. Bravo size ve sizin gibi düşünenlere.
Mustafa BOĞA { 12 Haziran 2008 09:27:54 }
Saygı değer kardeşim Bekir bey,sevgi ve muhabbetlerimi sunuyorum.Sizin inancınızdan hiç şüphe duymuyorum.Ve gittiğiniz tarikat yoluna da saygı duyuyorum.Elbetteki''Murebbi''siz yol bulunmaz,amaca ulaşılmaz.İslam'da Hz.peygamberden buyana çok çeşitli mezhep ve bu mezheplerden tarikatlar töremiştir.Bu tarikatlerin hiç biriside kendini islam'dan ayrı görmemişler ve her hareketlerinin ve şeyhlerinin islamı temsil ettiğini ve kurallarının islama uygun olduğunu söylemişlerdir.Her hareket ve söylemleri islami olarak kabul etmişler İslama uygun isim ler altında hareket etmişlerdir.Yaptıkları hareketlerin isimlerinin kökenlerini araştırırsanız hep iyi şeylerdir.Ama kullandıkları yerler ise bambaşka yerlerdir.Bazı isimler ve kelimeler mana itibarı ile iyi şeylerdir.Ama şu anda çağrıştırdıkları şeylerde bambaşka şeylerdir.Eğer her şey islama uygun şekilde kullanılsaydı mezheplere ne gerek vardı,mezheplerin içerisinde ki tarikatlara ne gerek vardı.Eğer her mezhep'in ve tarikatlerin yaptıkları doğruysa kendileri,ne sorarsan hiç biri kendilerini islamdan ayrı görmüyorlar,o zaman her mezhep'i ve tarikatleri kabul edelim gitsin ozaman.Ayrışmalar insanların düşüncesine göre zaten doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.Ne yaparsak yapalım,bazı şeylerde yorum farklılığı ortaya çıkıyor,bu farklılıklarda birleşerek kendi aralarında bambaşka bir durumlar ortaya çıkarıyor.Bu oluşumlar tarikat adı altında ortaya çıkıyor.Ama bu tarikatların,mezheplerin hangisi doğru.Ben genel olarak kelimelerin ne manaya geldiğine değilde neyi çağrıştırdığına bakarım.Sizinle tartışma niyetim yok sizin zaten fikirlerinizi ve inancınızı bildiğim için saygı duyuyorum.Sağlıcakla kalın
Ebubekir GÜR { 11 Haziran 2008 16:37:19 }
Değerli Mustafa kardeşim, saygı ve selam bizden. Allah razı olsun, bu makalede "mürebbi" kelimesini kullanmamı yadırgamışsınız ve bu kelimeyi kabul etmediğinizi söylemişsiniz. Eğer bu kelimeyi alevi- bektaşilerin kullanmalarından dolayı kabul etmiyor ve beni bundan dolayı yadırgıyorsan- ki ben böyle algıladım- ben senin böyle bir düşüncede olmanı istemem. Bir defa bu kelime Cenab-ı Allah'ın "RAB" ismi şerifinin failidir. Yani başta Allah(cc) bir "mürebbi"dir. Bu ismi Allah kur'anda kendisi için kullanmıştır.Ve yine tüm peygamberler ve mürşitler de birer mürebbidir. Ayrıca bu kelimeyi sadece alevi- bektaşiler kullanmıyorlar. Belki çok sık kullanılan bir kelime değil ama özellikle eğitimciler ve ehli tasavvuf tarafından bu kelime "mürşid-i kamiller" ve öğretmenler için kullanılmaktadır. Kaldıki bu gün alevi ve bektaşilerin kullandıkları bir çok terim "baba, dede, mürşit, şah , şeyh, mürit vs" sünni tarikatlarda da kullanılmıştır ve halen bir çok dergahta kullanılmaktadır.Ve yine Bektaşilik ile Mevlevilik, Nakşibendilik, Yeseviye vs tarikatları bir kaç silsile ileride birleşmektedir. Bunların hepside Horasan- Buhara- Semerkand'dan farklı ülkelere dağılmış, aynı ekolün kollarıdır. Zamanla belki adaplarında farklılaşmalar veya bozulmalar olmuştur. Ama kökünü Rabb-ül Alemin'in ismi şerifinden alan "mürebbi" kelimesini birileri kullanıyor diye kabul etmemek ne kadar doğru bir yaklaşımdır bunu ben bilemiyorum. Bu kelime "mürşid-i kamiller", "Rabbani alimler", "kamil-i mükemmil şeyhler" için bu gün için az da olsa kullanılan bir terimdir. Ve aslında insanın terbiyesini, nefis tezkiyesini ifade eden en güzel isim bu değilmi. Bu ismi Allah belirlemişken Mustafa kardeşim bu düşünceni bence güzel insanlarla istişare ederek değiştirmende fayda görüyorum. Bence güzel şeyler kimde olursa olsun benimsenmeli, yanlış ve çirkin şeylerde kimde olursa olsun reddedilmeli..Aslında bu kelime bize yabancı değil fakat bizler biraz bu kelimeye yabancıyız galiba.Selam ve dua ile saygılar sunuyorum.
hıdır kaya { 11 Haziran 2008 14:33:36 }
Dallanmak budaklanmak okadar işlemişki ruhumuza artık kelimeleri bile ayrıştırmak zorunda kalan zaatlar türüyor içimizde... meselenin aslına vakıf olmadan sığ duygularla yorum yapmak fikir yürütmek çıkmaz sokaklara götürür insanı... aynı topraklarda aynı dili konuşurken, oturup şu kelime senin bu kelime benim diye kelimelerimi paylaşacagız... adama hava gazıyla gülerler be....
ebu bekir beyin yazısına gelince değindigi konu canalıcı... toplumlarda bir yazılı kanunlar vardır birde yazılı olmayan kanunlar vardır, bir başka deyişle resmi kanunlar vardır birde ahlaki değerler vardır... ahlaki değerlerin nesillere aktarılmasında şüphesizki mürebbilik, dergahlar,vs en önemli faktörlerdir. ahlaki degerlerin sıfırlandığı toplumlarda polisiye tedbirler ve resmi kanunlar hiçbir zaman tek başına başarılı olamamıştır. huzurlu toplumum temelinde ruhen huzurlu fertler vardır... ruhun huzur bulabilmesi ise resmi otoritenin tavsiye veya yönlendirmesiyle mümkün degildir... her devirde ruhlarımızın huzur bulacagı oluşumlara ve ortamlara ihtiyacımız var....
Mustafa BOĞA { 11 Haziran 2008 09:59:20 }
Sevgili kardeşim Bekir bey,Saygı ve selamlarımı sunarım;Nefis'le ilgili yazını çok beğendim,diyecek bir şey yok,diyeceğini demişsin,saygı duyuyorum.Yalnız,makalenin başlığını,sizi eski arkadaşlık dönemlerindenberi tanıdığım için çok yadırgadım.Ve bilmiyorum bu başlık bana sizin şimdiki manevi durumunuza göre çok yabancı geldi.Evet ''MÜREBBİ''Arabca kökenlidir.Terbiye eden,yetiştiren,eğitici ''Erkek''anlamına gelir.Ayrıca sadece erkekler değil,kadınlarda eğitici olabilir.''Mürebbiye''ler.MÜREBBİ'lik;antalya'da tahtacı köyünde yaşıyan Alevi ve bektaşilerin yanyana yaşadığı köyde,Ocaktan gelen dini liderin yani''DEDE''nin olmadığı zamanlarda cemaata dini kuralları öğretecek ve cemlerde dini törenleri yönetecek kişilere verilen bir addır;dini bir liderdir.Aynı köyde,birden fazla dini lider,yani ''MÜREBBİ''bulunabilir.Mürebbilik köy cemaatinin isteği gözetilerek,yan(ın)yatır ocağını temsil eden''DEDE''tarafından uygun görülen kişiye verilen bir ünvandır,görevdir ve mürebbi;bir anlamda ''DEDE''nin yerine tayin ettiği birkimsedir,yada onun vekilidir.Sevgili kardeşim.herkesin fikri ve düşüncesi kendisini bağlar,yine tekrarlıyorum,saygı duyuyorum;ama bizlere çok çok yabancı bir kelime olan bu kelimeyi ben şahsen kabul etmiyorum.Saygılarımla
Diğer Sayfalar: 1. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Sizce Gürün Belediye Başkanlığı seçimini kim alır?
Ak Parti adayı Feyzullah Arslan
MHP adayı Nami Çiftçi
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun828 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI