SİRKECİ SOFİ
Memleketimizdir, hizmet etmeliyiz, düşüncesiyle geldiğimiz Gürün İlçe Tarım Müdürlüğünden, 1994 yılında esen şiddetli bir fırtınayla önce Şarkışla’ya doğru savrulurken rüzgârın yön değiştirmesiyle bizim de istikametimizi Çorum- Kargı’ya çevirdi. Ve bir hafta sonra esen başka bir rüzgârla kendimizi Erdemli’de bulduk. Hayat bu, bazen her şey güllük gülistanlık iken bazen bir bakarsınız fırtına, kar, boran gelir. Bazen şimşekler geceleri aydınlatırken insanın gönlüne bir korku düşürür de insan rahatlıkta unuttuğu Hakk’a sığınır. Gâh güleriz gâh ağlarız. Elemler gider sevgiler ve dostluklar kalır.
Her şeyde bir hikmet vardır elbette. İnsan Hakk’a teslim olsa her ne halde bulunursa bulunsun gönlü sürur ile dolu olur. Ama tevekkülü ve sabrı olmayan, Hak’tan gelene razı olmayanlar nerede ve hangi imkânlara sahip olursa olsun dünya onun için bir zindandan başka bir şey değildir.
Erdemli, güneyde şirin bir kasaba, mavinin ve yeşilin muhabbet ettiği bir belde.. Ve burada bahçe bitkilerinde tüm ülkeye hitap eden bir araştırma enstitüsü; Alata..
Burada çok farklı insanlarla karşılaştık.. İçlerinde farklı birisi vardı ki o gün kırk altı yaşında bir makine mühendisi. Adı Süleyman… Araştırma içindeki bürosuna ilk girdiğimde çok keskin kokular birbirine karışmış ve ağır bir hava oluşmuştu. Başlangıçta insanı çok rahatsız etse de bir süre sonra alışıyorsun. Masalar üzerinde bir teyp, aynı zamanda eskilerden kalma bir plak çalar. Genellikle sanat müziği ve klasikleri dinliyor. Yine masalarda sarımsak, soğan, kekik, adaçayı, kantaron, sirke, zencefil gibi birçok tıbbi bitkiler bulunuyordu. Ayrıca zeytinyağı, ayakkabı cilası ve makine mühendisi olması hasebiyle çok farklı aletlere ait parçalar dağınık ve oraya buraya serpiştirilmiş vaziyette.
Odasına gelen herkese ya sirke ile yaptığı ve gerçekten birçok rahatsızlıklarda şifa kaynağı olan farklı içecekler hazırlayıp ikram ediyordu. Başlangıçta hoşumuza gitmeyen bu çok farklı sirkeli içeceklerin müptelası olduk. Çünkü insan vücudundaki tüm sistemleri rahatlatıyordu, belki inanması zor ama… Bazen değişik otlarla yaptığı çaylardan ikram ederdi. Eğer gelenin bir rahatsızlığı, hastalığı varsa asla üşenmez ve bir şekilde ya zeytinyağı, sirke ile ya da soğan, sarımsak ve çaylarla tedavi etmeye çalışırdı. Eğer gelen arkadaşın bıyıkları, saçları uzamışsa kimse elinden kurtulamazdı. En azından bıyıklarını ve ensesini düzeltip öyle bırakırdı. Bazen başı, sırtı ağrıyana masaj yapar, yazın soğuk su ile başını yıkar, havlu ile yelleyerek rahatlamalarını sağlardı.
Bazen balıkçıları gezerek balık artıklarını toplar ve lojmanlar bölgesinde bulunan kedilere ziyafet çekerdi. Lojmanlara geldiğinde çağırdığı zaman tüm kediler onu sesinden tanır ve dört bir taraftan yıldırım gibi gelerek ziyafetten nasiplerine düşen payı alırlardı.
Süleyman beyin hayatı, yaşantısı genelde bu minval üzere geçerdi. Bu arada gezmeyi de çok seviyordu. Zaman zaman kumar oynuyordu ve içkide içiyordu. Kendisiyle kumar oynayıp içki içenler bunu aralarına alıp tüm masrafları her defasında buna yüklüyorlardı. Sonradan bu arkadaşları bana çok kızdılar “bizim bira ağacımızı kestin” diye. İçki masalarının dostluğu da böyle oluyordu demek ki.
Biz sık sık odasına gidip sohbetler etmeye başladık. Sohbet ettikçe de saf bir insan olduğunu anladık ama ne namaz ne niyaz vardı. Allah adına yaptığı ve bildiği hiçbir şey yoktu. Kırk altı yaşındaki bir mühendisin bildiği kendi ifadesiyle sadece “besmele” idi. Bunun dışında ne bir dua ne başka bir şey bilmiyordu. Bu gerçekten çok acı bir şey. Maalesef bu milletin imanını çalmak için insan tipli şeytanlar çok çalıştılar ve bunda da çok başarılı oldular. Ama Allah(cc) öyle büyük ki O’nun hidayet verdiğini kim sapıtabilir. Bütün dünyanın münkirleri, münafıkları, şeytanları bir araya gelse ne yapabilirler.
Samimi bir Müslüman bu durumdaki insanlara üzülüyor. Çünkü bir insan ateşe giderken hangi iman sahibi sevinebilir ki. İşte bu durumdaki insanların hidayeti noktasında Müslüman gece gündüz çalışmazsa Allah indinde mesul olmayacak mı?
Altı ay sonra bu kardeşimize bir teklifte bulundum. Dedim ki; “Güneydoğuda bir Allah dostu var, bunları ziyaret etmek, işlediğimiz günahlara tövbe etmek ve yaratılış gayemize uygun olarak Allah’a kulluk yapmamız gerekir. İnşallah Allah bizim gönlümüze bir ateş düşürür de yönümüzü Allah’a çeviririz, istikametimiz düzelir, dünya ve ahret saadetini elde ederiz. Onların nazarları kalp hastalıklarına şifadır, O’nlara ittiba Allah ve Resulüne hicret etmektir. Onlar bizim için gerçek bir dosttur”.
Bu teklif karşısında geziyi çok seven Süleyman Bey itiraz etmedi. Daha sonra kendisi “sırf gezmek” düşüncesiyle bu teklifi kabul ettiğini söylemişti.
Neyse bir cuma akşamı kafile ile beraber yola çıktık. Bu arada kafileye bir de içki müptelası getirdiler ki zil zurna sarhoş. Elinde bir poşet dolusu şarap. Arkadaşlar dediler ki; “abi bu arkadaş içki müptelası, içmeden duramaz, bu içkileri gidene kadar içecek” tamam dedik, içsin. Yol boyunca yeni şişeleri de alıp boşalttığını duyduk.Yolculuğun sonunda Allah dostunun nur beldesine vardık. İçki müptelası “Ayaz Hasan” ayıktı ve “ya bana içki bulun ya da beni buradan götürün. Benim kafam gözüm ağrıyor. Ben bu şekilde burada durmam mümkün değil, dayanamıyorum” dedi. Ama bizim geri dönmemiz ve kendisine içki bulmamız da mümkün değildi, zor da olsa beklemek zorundaydı.
O Allah dostunun yanında yapılması gereken adaplar yapıldı. Akşam namazından sonra elinden tövbe aldık. Ayeti Celile’de Cenabı Allah şöyle buyuruyor; (Peygamberimize hitaben)” Nefislerine zulmedenler(günah işleyenler) sana gelselerdi, senin yanında tövbe etselerdi, sen de onlar için Allah’tan af ve mağfiret dileseydin, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulurlardı”(Nisa;64). İşte bu ayeti celile öyle bir tövbe tarifi yapıyor ki Allah dostlarının elinde tövbe edenler bu ayetin tarifine uygun olarak tövbe ediyor, Allah dostları da tövbe edenlerin bağışlanmasını diliyorlar. Ben bu ayete yıllar sonra bazı tasavvuf kitaplarında rastladım. Nedense vaazlarda tövbeden bahsedenlerden bu ayeti hiç duymadım. “İnsan kendi kendisine tövbe edemez mi? Tövbe etmek için illa bir mürşide gitmeye gerek yoktur” diyenler bu ayeti celile yi nasıl yorumluyordur açıkçası merak ediyorum.
Bir gece orada kaldık ve geri döndük. Yolda içki müptelası olan kardeşimiz aniden rahatsızlandı, sanki bir sara hastası gibi ağzından burnundan köpükler geliyordu. Vücudu kaskatı kesildi, titriyordu ve biz “galiba ölüyor” dedik. Arabayı durdurduk, yüzüne gözüne, kalbine su dökerek ovaladık ovaladık ve sonunda rahatladı. Ve o içmeden bir saniye duramayan “içki içmeyince yolları çift görüyordum diyen” ayaz hasan bir daha içkiye dönmedi. Namaza başladı, diğer ibadetlerini yerine getirmeye çalıştı. Eskiden sokaklarda içki parası toplarken bu ziyaretten sonra ticarete başladı ve çok dünya malı kazandı. Hatta bir çocuğunu maddi imkânsızlıklardan dolayı evlatlık vermişti. Rezil ve topluma yük, milletin başına bela olan bir hayattan ailesine ve topluma faydalı bir hayata kavuştu. Ne kadar garip ki bu tür insanlar trafik kazlarından tutun da her türlü çirkefin, olayların en büyük müsebbipleri olarak milletin ve devletin başında en büyük dertlerden birini oluştururken bu dertlere derman olacak zatları ya menfi propagandalarla hizmetlerine engel olmaya çalışıyoruz yada görmezden geliyoruz. Halbuki bu zatlar “kurtuluşa ermek için vesile arayınız”(maide suresi) buyuran Allah’ın şu sebepler alemindeki en büyük vesilelerinden birisidir.
Gelelim sirkeci kardeşe. O da herkes gibi Gavs-ı Sani(ks) Hz.lerinin elinde tövbe etti, sekiz şartı yerine getirdi. Ve onunda gönlüne bir ateş düşürdüler ki, gece gündüz ağlamaya başladı.” Ben ne yapmışım, ben nasıl bir hayat yaşamışım, ömrüm hep isyanla geçmiş, ben Allah’ın huzuruna bu yüzle nasıl çıkarım” gibi duygularla pişmanlık ateşi tüm benliğini kaplamıştı. Ne olmuştu da tam kırk altı yıl bir defa olsun alnı secdeye gitmeyen, bir gün oruç tutmayan, bir defa olsun cumaya gitmediği gibi gitmek isteyen işçilere bile” çalışmakta bir ibadettir” diyerek cumaya gitmelerine engel olan, besmeleden başka bir şey bilmeyen bu adama. O Allah dostu kimseye sohbette etmiyordu. Ama her hafta sonu gelen on binler nasıl oluyordu da değişip gidiyordu. Kimisi içkiyi, kimisi eroini, kimisi gafletle ve günahla geçen hayatı orada bırakıp dönüyordu. Hiç düşündünüz mü binlerce müftü ve vaizi bir araya getirip de bu tür insanlara günlerce sohbet etseler acaba bir tane içki müptelasının içkiyi bırakmasına vesile olabiliyorlar mı? O zaman burada öyle bir sır var ki işte bu sırrı iyi anlamak lazım.
Süleyman abimiz içkiyi bıraktıktan sonra bunun yerine içkiye alışmış bünyesinde belki bir denge unsuru olarak öyle bir sirke muhabbeti başladı ki sanki fenafis sirke oldu ve bir süre sonra “sirkeci sofi” olarak anılmaya başladı. Samimi duygularla yaptığı sirkeli reçetelerden herkes farklı bir lezzet alıyorlardı.
Yaptığı bu ziyaret ve tövbeden sonra günlerce gözyaşları dinmedi. Eline hemen namaz kitaplarını aldı, bir an önce namaz surelerini ve namaz kılmasını öğrenmeye çalıştı. Bu arada “ben artık bir vakit namazımı geçiremem” diyordu ama namaz kılmasını da bilmiyordu. Namaz vakitlerinde çocuklarını yanına çağırıyor ve onlara;” ben niyet edip namaza duracağım, siz bana namazda okumam gerekenleri sesli olarak okuyun ve bunları namaz içinde tekrar ederek namazımı kılayım” diyordu. Bir süre, namaz kılmasını öğreninceye kadar namazlarını bu şekilde kıldı ama o gün bu gündür bir vakit namazını terk etmediği gibi kazaya kalmış namazlarını da kaza etmek için çalıştı. Artık sadece namazda değil tüm yaşantısında yaptığı yanlışları düzelterek Allah’a muti bir kul olabilmek için çok gayret gösterdi. Bir ay sonra ona hoca demeye başladılar. Nereden nereye… Geçmişini bilmeyen kimse onun bir ay önceki halini kabul etmesi mümkün değildi, inanması çok zor. Allah(cc) neye kadir değil ki.
İşte gerçek tövbe ve gerçek dönüş. Aslında samimi olarak düşündüğümüzde bunlar basit şeyler değil. Allah ile tüm bağını koparmış bir insanın bir anda gerçek yaratılış gayesini ve Allah’a verdiği sözü hatırlaması muazzam bir şey. İşte gerçek mürebbiler, terbiye ediciler bunlardır.
Bir sohbetlerinde Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri;” Bizim işimiz çözmek ve bağlamaktır. Biz bize gelenlerin kalplerini dünyadan çözer ahrete bağlarız.” diyor. Allah Resulü(as); “Allah dostları görüldüğü zaman Allah hatırlanır” demiyor mu? Onları gören Elest Bezminde Allah’a verdiği sözü hatırlıyor. İşte kâmil-i mükemmil zatları görenlerin halleri. Onların yanında ölü kalpler diriliyor. İnsan bir eşkıya gibi Allah’tan, İslam dan bi haber yaşarken O’nları ziyaretle gönüllerde inkılâplar meydana geliyor. Bir dakika önce manen ölü bir kalp bir dakika sonra Hakk’a açılmaya başlıyor. İşte bu tür olaylar geçmişte peygamberlerin etrafında olurken peygamberimizden sonra peygamber varisi gerçek mürşitlerin irşat halkasında hep olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.