Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

TELİNİN EŞEKLERİ

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 2591 Okunma | Yazar Yazan: ebubekir | 01 Mayıs 2008 13:40:48

Ebubekir Beye Teşekkürler...

TELİNİN EŞEKLERİ

 

Geçmişte çocukluk yıllarımızda köyde genellikle her evde bir eşek ve birkaç tane de sağılır inek beslenirdi. Köylünün belki de en büyük yardımcısı eşeklerdi. Eşekler işlerimizi önemli ölçüde kolaylaştırıyordu. Ne zaman ki tüm yaşantımızı daha kolay kılan, bize büyük kolaylıklar sağlayan motorlu araçlar yaygınlaşmaya başladı, köyün eşekleri de yavaş yavaş piyasadan çekilir oldular. 

 

Her türlü işimize koştuğumuz bu dostlarımıza karşı biz insanların tavırları ve yaklaşımları (elbetteki istisnaları vardı) ise genelde dostluğa ve insanlığa sığdırılamayacak kadar zalimane idi. Bir taraftan gece gündüz demeden onları çalıştırırken ve hep daha hızlı olamadıklarından dolayı bizlerin elinden çekmedikleri kalmıyordu. Halbuki onlarda bir can taşıyorlardı ve kaldırabilecekleri bir yük vardı. Ama bizler hep daha fazlasını beklerdik. Halbuki Allah(cc) bize kaldıramayacağımız yük yüklemezken bizim emrimize verdiği eşeklerden bizler hep daha fazla iş bekliyorduk.

 

Bağda, bahçede, şehirde yada köylerde işi olanlar daha güneş ışıkları ufukta gözükmeden kalkarlar ve hemen yola koyulurlardı. Bu hayvanların üzerine kimi zaman öyle yükler yüklenirdi ki onu bile taşımakta zorlanırken üstüne bir de birkaç kişi binerler ve bir an önce gidecekleri yere varabilmek için devamlı “deh”lenirlerdi. Bu halde terden ölen hayvan eğer sürekli aynı hızda gidememişse vay geldi başına.

 

Zaten genelde her eşek sürenin elinde bir değnek vardı. Bazen bunların ucunda birde nodul olurdu ki hayvanın daha hızlı gitmesi için canının acıtılması gerekirdi. Eşeği arkadan sürenler yerli yersiz kıçlarına yada baldırlarına çakışlayıp dururdu ki hep daha hızlı yürüsünler. Eğer bazen eşekliği tutmuş ve kaçmışsa ve yakalamak için sizi bir hayli yormuşsa yakalandığında başına ne gelirdi acaba? Ya sırtında bir değnek parçalanır, hem de belindeki kemikler kırılacak sanarsın, darbelerden ve acılardan bellerinin hilal şeklini aldığını bilirim. Ya da aç susuz bırakılarak bir şekilde cezalandırılırlar.

 

Bazen şahit olurduk; yorgunluktan yada eşek inadından hızlı gidemedikleri için kafalarına yedikleri yaş iğde ağacından yapılmış sopalarla deliye dönerdi garibanlar. Gözlerini kapatıp gelen darbelerden sakınmak için kafalarını sağa sola çevirirlerken belki bazen o can havliyle savurdukları tekmelerde çoğu zaman bir işlerine yaramaz ve daha fazla zulüm görmelerine sebep olurdu.

 

Onlara ne işler yaptırılmazdı ki. Ya ot taşırlar, şahralar ve tenekeler içinde bağlar ve bahçelerden evlere ve pazara üzüm, kayısı, domates vs ya değirmene buğday, bahçelere harerler içinde akmın taşırlar ama yinede bize bir türlü yaranamazlardı. Kimisi uzak köylere dut kurusu, pekmez, pestil vs götürürdü gelirken de buğday, arpa, peynir getirirdi. Kimi zaman sırtlarına vurulan semerden dolayı sırtları yara olurdu. Kim onlara ilaç sürecekti ki. O yaralar bir şekilde kabuk bağlar iyi olurdu ama ya bir de bu yaralardan çektikleri ağrılar ve sızılar için bir kere bile şikayet ettiklerini duymadık, duyamadık. Her şeyimizi taşıdılar, elimizden çektikleri için beklide içlerinden hep “illallah” dediler ama karşılığında ya sap-saman, ya yaprak gazeli, dikenli kes, biraz daha kısmeti iyi olanlar arpa kırması ile idare ettiler.

 

Bazen bahçe içindeki yollardan geçerken yol kenarındaki yada bahçe içindeki otlardan bir tutam almak için yeltenmeleri bile onların hakarete uğrayıp darp edilmeleri için geçerli bir neden oluyordu. Çoğu zaman küfürlerin bini bir paraya giderdi. Aç hayvan başka ne yapabilirdi ki. O helal haram bilir miydi bilmem ama onun dünyası yemek- içmek ve çalışmaktı. Belki başkalarına zarar vermemek düşüncesiyle takva gösterisi yapılıyordu ama mahlukata sevgi ve şefkatin olmadığı yerde takvada barınamazdı.

 

Otun, yaylımın bol olduğu yerlere üzerlerindeki yüke aldırış etmeden koşar adımlarla giderlerdi. Demek ki onlarda işin farkında idiler. Öyle ya onlarda nefis ve şehvet kuvveti ile meyilleri daha çok yemeğe idi. Her mahluk fıtratına uygun hareket etmiyor mu şu dünyada?

 

Bazen eşeklerle yarışlar düzenlerdik. Bu yarışmalardan kasıt kazanmaktı tabi ki. Dolayısıyla da kazanmanın yolu eşekleri hızlı sürmekten geçiyordu. Bunun içinde iyi eşek sürmesinden ya da eşek dilinden anlaman gerekiyor. Bu işte de ya sopaya yada küfüre müracaat edilirdi genelde.

 

Eşek nesli şimdi telinlilerden kurtulduklarına seviniyorlar mı bilmem..Gerçi bir zaman geldi, artık gençler ve aileler iş, aş, okul derdiyle büyük şehirlere göç edince kasabada çalışacak nüfusun azalması ve işleri kolaylaştıran araçların yaygınlaşmasıyla eşeklerin pabucu dama atılır oldu, rağbet azaldı. Bu geçiş döneminde sanki geçmişin acısını çıkarırcasına saltanat sürdüler. Bu durum için bazı arkadaşlar “telinin eşeklerinin artık gıpta edilecek kadar rahat  olduklarını” ifade eder oldular.

 

Ne var ki bu durum fazla uzun sürmedi. Ve sonunda ya ahırlarda sessizce yada dağda, bayırda ölüp gittiler de leşleriyle köpekler, çakallar bayram ettiler. Belki bazılarının da yolları Kayseri de son buldu.

 

Allah tüm mahlukatı insanın emrine vermiştir ama insana zulüm hakkı vermemiştir. Hayvanların da zulüm görmeme hakkı vardır. İnsanoğlu çok sabırsız ve de çok zalim. Bunca sinir, öfke, gazap niye ki? Bu dünya sadece bizim mi? Hangi hakla ve mantıkla bu zulümleri yaparız. Ve biz zannediyor muyuz ki bunlar karşılıksız kalacak? Asla… Başımıza gelen trafik kazları, felaketler, musibetler, kuraklıklar, seller vs.ler boşuna mı  oluyor?

 

Keşke telinin eşekleri şimdi hayatta olsalar ve bizim anlayacağımız bir lisanla telinlilerden çektiklerini bir anlatsalardı herhalde alnımıza vurulacak lekeleri birkaç nesil temizleyemezdik.

 

Taşların bile etkilendiği güzel söz ve davranışlardan eşekler anlamayacak mıydı acaba ki hiç denemedik. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Siz yerdekilere merhamet ediniz ki göktekilerde size merhamet etsin” buyuruyor Şefkat Peygamberi(as). Merhamet Allah’ın Rahim sıfatının tecellisidir. Her kim ki Allah’ın bir sıfatı ile sıfatlanırsa o kurtulur denilmiş.

 

Bir deve sahibinin deve üzerine kaldıramayacağı yük yüklemesini o deve Allah Resulüne kendi lisanı haliyle şikayet etmişti de  O Rahmet Peygamberi deve sahibini ikaz etmişti. Şimdi düşünüyorum da, bizim zulmümüzden inim inim inleyen eşekler çektiklerini bize duyuramadılar yada bizler duyamadık.

 

Bize dost ve hizmetçi olmaktan başka yapabildikleri bir şey olmayan bu hayvanlara karşı bizler insan olarak dostluk gösteremedik. Acımasız bir dünya ve acımasız insanlar….

Boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkının alınacağı mahkeme-i kübra’da haklarını istemek için karşımızda gördüğümüzde ne yapacağız acaba? Ya birde bu eşeklerin ahı tutarsa?

 

Allah’ı bilen hak dostları, O’nun mahlukatına da şefkat ve merhamet göstermişler. Sadatlar’dan bazıları her konuda olduğu gibi hayvanlara karşı davranışlarında da en güzel örneği sergilemişler. Bir hak dostu bir şehirden bir torba buğday aldı. Ve onlarca km uzaktaki memleketine vardı. Baktı ki buğday torbasının içinde bir karınca var. Bu karıncayı ailesinden, yuvasından ayırdığı için aldığı yere tekrar getirip bıraktı. Bir mürşidi kamil otururken cübbesinin üzerine bir kedi gelip oturdu ve uyudu. Namaz vakti geldiğinde baktı ki o kedi hala uyuyor. Kediyi uyandırıp rahatsız etmemek için cübbesini oradan kesti ve daha sonra yeniden kesilen kısmı cübbesine dikti ama kediyi asla rahatsız etmedi. Ve dediler ki; mahlukatı rahatsız etmeden bir işi yapabilecekleri halde onları rahatsız edenler makamlarından düşer. İşte Allah’ı tanıyan, mahlukatını seven hakiki Müslümanların ahlakları… Demek ki eksiklik bizde.. Bizlerin hayvanlara karşı yaptığımız davranışlarımız aslında bizim gerçek kimliğimizi, karakterimizi ortaya koyan bir mihenk taşıdır. Ben şu kadar iyiyim. Nereden belli?.

 

Sahi neden hep hakaret ve küfür sözlerimizde onların adını kullanırız. Onlar kime ne yapmışlar ki?. Onlar yalakalık yapmazlar, yalan söylemezler, gıybet etmezler, sebepsiz yere zulüm etmezler, mal biriktirmezler, yerler yerler sonrada yedikleri yemin kalanını ayak altında çiğnerler, tevekkül ederler. Yani bir hayli güzel sıfatları vardır ama insan kendi kötülüklerini o hayvanların üzerine atarlar. Onların güzel sıfatlarından ibret alacakken onlarla da imtihan edildiğimizin farkına varamadık.

 

Bir kadın bir kediyi hapsetti. O kedi açlıktan öldü. Cenab-ı Allah’da(cc) o kadını cehenneme koydu. Allah’ın rahmeti ve gazabı hangi amel yada cürümdedir bilinmez. Bu nedenle hiçbir hata ve günah küçük ve basit görülmemelidir. Olur ki önemsemediğimiz bir günah Allah’ı gazaba getirir.

 

Her halükarda bizim emrimizde bize hizmet eden bu hayvanlara karşı suçları olmadığı halde yaptığımız zulümleri ve o anda çaresiz ve yalvaran gözlerle bi çare kalan bu eşeklerin o halleri şimdi gözümüzün önüne geliyor da.. Ne kadar nankör ve zalimmişiz. Bir taraftan da Bosna’da, Kosova’da, Irakta, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, Filistin’de kendini insan zanneden ve sureten insana benzeyen ifritlerin, şeytanların insana ( ve ne kadar acı ki hep de Müslümanlara) yaptıkları karşısında bizim eşeklere yaptıklarımız herhalde solda sıfır kalıyor. Dünyanın çivisi çıkmış bir kere..

 

Bilemiyorum insan olmak için sureten insana benzemek yeterli mi ?

 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Sizce Gürün Belediye Başkanlığı seçimini kim alır?
Ak Parti adayı Feyzullah Arslan
MHP adayı Nami Çiftçi
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun776 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI