Osman Beye Teşekkürler...
GÖNÜL DİYARINA GİDELİM
“Aşk kadar nazlı saat kadar gerçek
Bir bülbül bakıyor bana doğru
Boş oda kadar tedirgin tehlike kadar güzel
Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor
Payıma korkarım eşsiz bir azap düşecek”
Hani... ne günlere çarpardı yüreğimiz. Ne günlerin, bilinmez hayaline dalardı gözlerimiz. Sabah rüzgârlarıyla başlayan ne günlerimiz vardı. Gülün kokusuna, bülbülden önce biz dalardık. Yaprak uçlarıyla raks eden damlaların son vedasını biz görürdük.
**
Temmuzun en narin zamanında, uç uç böceklerinin salınışlarına, beyaz umutlar emanet ederdik. En utangaç anlarda gönle dair sözler araklardık; büyüklerimizin bereketli heybelerinden.
**
Para, kin, nefret yüreğimizi satın almadan, gül bahçesinde bülbülle söyleşirdik. Kapılarımıza koca koca kilitler takmadan, komşularımızın gözlerini takardık. Çorba ocağımızdan daha inmeden, bir kâse hemen komşumuzun sofrasına inerdi. Hemencecik kapı çalar diye bir tabak fazladan bekletilirdi.
Ne çelik kapılar bilirdik hiç açılmayan, ne de misafir korkusuyla yaşayan anlar bilirdik. Misafirsiz kalan evler gibi değildi yüreğimiz. Her daim soframızda arpa ekmeği kokusu olurdu Yusuf misali.
**
“Kar olur, tipi olur, yollar kapanır ama hiç kimse yüreklere ulaşan yolları kapatmazdı. Sevginin anavatanı bizim yüreklerimizdi.”
**
Gecenin en tenha zamanında, avuçlarımızı anılarla ısıtırdık ansızın. Belki yıllarımızı ve hayallerimizi zaman seli götürse de, anılarımıza kimsecikler dokunamazdı. Kimsecikler, o zarif yaşanmışlıkları anlayamazlardı bile… O anlar kişiye özel bir hazineydi sanki.
**
Unuttuk herşeyi... Yabancılaşıverdik birbirimize. Artık halı minderlerde sözler balla kesilmez oldu. Oysa televizyon dizileri esir almadan benliğimizi, dostlarımızın mutluluklarından yelken yapıp gönül gemisiyle okyanuslara açılırdık.
**
İnsanları sevdikçe güçlenirdik, güçlendikçe omuzlarımızda yüzlerce kırık, yıkık baş dinlenirdi. Şimdi taşıyamaz olduk kendi başımızı dahi.
**
Oysa o kadar çok ihtiyacımız var ki, yıkık başlarımızı dinlendirmeye omuzlarda. O omuzlar… Merhametin ana yurdu omuzlar. Dağ gibi, her türlü sıkıntıyı bir çırpıda eritiveren omuzlar.
Başını bir kez yasladığında, masallar vari dingin bir ruhu yakalayan omuzlar.
Sahi nerede o omuzlar? Nerede o asaletin mütevazı kaleleri? Nerede o, bir öksüzün, bir yetimin ıslak gözlerini tımarlayan omuzlar?
**
Ne oldu sahi bize? Seher yelleriyle gelen gül selamları bile alamaz olduk. Ne oldu bize. Böyle mi olmalıydık... Böyle mi vefasızlık kaplamalıydı gönlümüzü? Böyle mi kavilleşmiştik zaman ve mekân tanımayan anlarda?
Geç kalmışta sayılmayız. Hala güneş doğuyorsa üstümüze. Hala buradaysak ve kışa meydan okuyan bir karçiçeği gibi ayaktaysak, hayatın ayazında olgunlaşıyoruz demektir.
Haydi... Açalım yüreklerimizi, ürkek serçelerde terk etmeden göğümüzü...
Gelin, fazla geç olmadan gönül diyarına gidelim.
Osman ÇELİK
Osman merhaba .Gönül diyarlarında ne güzel gezinmişsin.Bizler maalesef bizim olan, bizden çıkan çoğu hasletleri yaşatamıyoruz bunda ekonomik yetersizlikler kadar insanlarımızın başkaları tarafından dünya telaşesine sokulmak istenmesininde payı az mı?.O değerler ellerimizden uçup gidiyor ve özelliklerimizi başkaları yakalayıp sahipleniyorlar.Birde gönlümüzden geçenleri en yakınımızla bile paylaşmakta zorlanıyoruz.İlişkilerimizi daha sıcak hale getirmek dileğiyle.
Gönle düşen müthiş sözler...
Osman bey yazılarınızda hüzün ve ümit içice.Kırılgan duruşunuzun ardında direnen yanınızda dikkat çekici. Ama yazılarınızın genel ahenginde kaçırdığınız bir şeyler var, bunun sizde farkındasınız.Daha güzel yazılarınızda buluşmak dileğiyle