Yunus Emre'ye Teşekkürler...
BAHRİ BEY
Küçük bir akarsu…az ötede, iki küçük tepe arasında çağlayan yaparak uzaklaşıyor. Kartallar, tepelerin üzerinde daireler çizerlerken, daha alçaklarda dağ güvercinleri, heyecanlı kanat çırpıyorlar. Akarsuyun her iki yakasında küçük bahçeler…Nuri’nin, tepenin hemen eteğindeki bahçesi, yaz ürünlerini çoktan vermeye başladı. Çağlayanın etrafında bulunan mağaralardan toplayıp getirdiği güvercin gübresi ile yetiştirdiği domates ve salatalıkların tadına doyum olmuyor.
Güneş tepede. Bahri Bey, dalları derenin üzerine eğilmiş söğüt ağacının gölgesinde oturuyor. Serili gazete parçasının üzerinde içki kadehi ve çeşitli mezeler. Dalgın bakışları, derede oluşan küçük gölde. Su, daireler oluşturarak gölün merkezine doğru bürülüp, sonra açılarak dağılıyor ve yorgunluğunu almışçasına sessizce ilerliyor. Küçük balıklar yüzeye yakın yerlerde görülürken, su kuşu, sarkık kamışla birlikte batıp çıkıyor ve kanat çırparak uzaklaşıyor. Kamış bir iki sallanıp üzerindeki su damlacıklarını silkeledikten sonra gölü, seyre devam ediyor.
Bahri Bey, bahçenin hemen yukarısına kardeşleri ile birlikte yaptıkları küçük tavuk çiftliğinden arta kalan vakitlerinde, kendini bu derenin kenarına atıyor ve derin düşüncelere dalıyor. Başarılı bir memuriyet hayatından sonra emekli olmuştu. Aslında, kişiliği ve yeteneği daha üst görevleri yerine getirmeye yeter de artardı. Hatırı sayılır bürokrat arkadaş çevresi de vardı. Ancak, nasıl olmuştu da o hızlı akan hayattan kopmuş, ancak yakın birkaç akrabanın uğrak yeri olan bu bahçeliğe sığınmıştı?
Kibardı, insanları incittiği vaki değildi. Onun içindir ki eşi Zeynep’e bir türlü laf yetiştiremezdi. Nasıl da prensip sahibi, evine düşkün bir hanımdı. Varsa yoksa okulu, evi ve çocukları... Ya titizliklerine ne demeli? Muhataplarının, karşısında el pençe divan durduğu Bahri Bey, eve geldiğinde daha adımını içeri atar atmaz, çoraplarını hemen orada çıkaracak, doğru lavaboya gidecek, özellikle ayaklarını yıkayacak, geceliklerini giydikten sonra ancak odaya geçebilecekti. Hele bir dalgınlığına gelecek olsun;
-“Bahri, seni kaç kez uyaracağım! Beni konuşturmak zorunda mısın?” der, Bahri Bey sesini çıkarmadan prensibi yerine getirirdi. Oturup kalır, gün boyunca kendisine saygıda eksiklik göstermeyen mesai arkadaşlarını, sonra da şu eşinin konuşmalarını düşünür, kahrolurdu. Evine ne kardeşlerini, ne de arkadaşlarını davet etme cesareti gösterebiliyordu. İç sıkıntısını ve gerilimini de ancak evden uzaklaşıp, arkadaşlarının da uğrak yeri olan kulüpte giderebiliyordu. Eve döndüğünde:
-“Yine alkol aldın değil mi? Kendini düşünmüyorsun, bari şu çocuklarını düşün. Ne olacak bunların hali? Bak, Berker yarın sınava girecek, senin haberin var mı?” diye haykırırken, Bahri Bey zaten cevap verecek durumda olmadığı için sessizce odasına çekilir ve öylece uyuya kalırdı.
Günler bu şekilde geçip giderken Bahri Bey, evine biraz daha yabancılaşıyordu. Zeynep’in sözlerine muhatap olmak istemiyor, onun için de mesai saatinden sonra gecenin ilerleyen saatlerine kadar kulübe takılıyordu. Kulüp, öylesine vakit geçirmek isteyenlerle birlikte bir şekilde iç sıkıntısı yaşayanların uğrak yeriydi. Tabi kumar oynamak isteyenlerin de. Bahri Bey, tabiatı gereği kumara yatkın bir insan değildi. Ancak yaşadığı çelişkilerin, arayışların ve belki de aile hayatı ile ilgili sorunların da etkisiyle kumara da bulaşmıştı. İlginçtir ki kazanma hırsı ve isteğiyle değil, bilakis bir tür tatmin olma duygusuyla bu oyunu oynuyordu. Öyle ki kumarlarında bile dürüst, hatta kazandığı paraları bile çoğu zaman almayacak kadar gözü toktu. Ancak kumarın kuralı, kaybedenin ödemesine dayalı olduğundan, kaybettiğinde hiç eğilip bükülmeden parasını verebiliyordu. Kısacası farklı bir kişilikti. Cömertliği onun temel özelliğiydi. Bürokratlığı dönemlerinde akrabalarını, yardıma muhtaç olanları hep gözetmişti.
Ah şu öğretmen okulları…illa kutsallara düşman nesiller yetiştirmek zorunda mıydı? Tamam, bir öğretmen ilmi, fenni köylülere benimsetsin hatta hurafelere karşı da onları aydınlatsın. Ama, inançsızlık niye ki… okuma, akıl yürütme, bu dünyadaki olup bitenler hakkında düşünme ve sebepler üzerine akıl yürütme de bu dinin gereği değil miydi? Bahri Bey, çocukluğunda almış olduğu temel bilgilerle öğretmen okulundaki somut iddiaların çelişkilerini ruhunda hep yaşamış sonuçta, nefis her zaman kolayı ve o “an”ı tercih ettiğinden çoğunluk arasında dağılıp gitmiş, bütün bunlara rağmen iki arada bir derede kalmış hatta Allah’a olan inancını hiçbir zaman kaybetmemişti.
Bir kış gününde, emeklilik ikramiyesinin bir kısmıyla almış olduğu Murat 124 taksiyle büyük bir kaza atlatmışlar, kaza anını kız kardeşi Rukiye’ye anlatırken:
-“Rukiye bacım, görünmez bir el bizi sanki uçuruma giderken çekti aldı ve yola koydu.” Demişti.
Yıllar hızla akıp giderken, Zeynep’in olağan üstü disiplini ve gayreti sonucunda Berk, Berker ve Behram o günün koşullarında en iyi denilebilecek üniversiteleri kazanmışlardı. Ancak, Zeynep’in tavizsiz hayat anlayışı ve Bahri Bey’le olan uyuşmazlıkları sürgit devam etmişti. Bahri Bey, yorulduğunun farkındaydı. Özel hayatı da mesleğini ucundan kıyısından sarsmaya başlamıştı. Sonunda emekli olmaya karar verdi. Zeynep’te Bahri Bey’den ayrı yaşamaya kendini çoktan alıştırmıştı. Evet…Bahri Bey’in köye dönüşü bu şekilde başlamıştı. Bu kararında kardeşlerinin de etkisi olmuş, onun otoritesi ve sahip olduğu sermayesi ile köyde önemli işler yapılabileceğine inanılmıştı. İşte tavuk çiftliği de bu projelerden biriydi.
Kumar partileri köyde de eksik olmadı. İyi ki kendisini gerçekten seven kardeşleri vardı. Başka yerde olsa posasını çıkarırlardı. Hele üvey kardeşi Nedrettin varken köyde ona zarar verilmesi mümkün değildi. Birçok kumar partisinden Bahri Bey’i Nedrettin’in cesareti kurtarmıştı. Alkol alışkanlığı da devam etmekle birlikte hiçbir kardeşine bu “meret”i önermemişti. Ama şu sessiz akarsu kıyısında ara sıra yudumlamayı da ihmal etmiyordu.
Ne kulübün basık, bunaltıcı havası, ne kumar arkadaşlarının hileleri, ne de Zeynep’in sözleri. Evet, şu ıssız dere kenarında kendisini huzursuz edecek hiçbir şey yoktu. Nevaleleri kolaçan eden kel kargaların bağırıp çağırmaları bile melodi gibi geliyordu ona. Çoğu zaman, hayvanlar yesinler diye ortadakileri toplamadan olduğu gibi bırakıyordu. Bahri Bey, küçük gölü izleyedursun, yakın akrabalarından Alim Efendi yine aşka gelmiş, hem tırpanı sallıyor, hem de kendine göre dertleniyor:
Gezdim, iller gördüm, dertler gördüm.
Sonra döndüm, “ben”de gördüm.
Aşk neymiş; güya yanmakmış.
Döndüm, gerçeği “bur”da gördüm.
Bahri Bey, gözlerini gölden kaçırarak bir an sesin geldiği tarafa doğru baktı. Alim Efendi’yi bir an için kıskandı. Onun yerinde olmak istedi. Eğer mutluluk, halden duyulan memnuniyet ise işte, Alim Efendi gayet neşeli, hem çalışıyor, hem söylüyordu. Bunun için senelerce dirsek çürütmeye, yüksek görevlerde bulunmaya, kulüp kulüp dolaşmaya gerek yoktu sanki. Kalktı söğüt ağaçlarının arasından geçerek tavuk çiftliğine doğru yol alırken, kendini sanki daha dingin hissediyordu. Hayat, aslında bir dengeler bütünüydü. Yaratıcı, her şeyi bir denge bir düzen içerisinde yaratmıştı. İnsanın dengesinde ise öncelikli olan bir ve tek Allah’a inanma öncelikli koşul olmalıydı. Sonrası kolaydı aslında. Bahri Bey böyle düşünürken daha da rahatlamıştı. Bahçe ile çiftlik evini ayıran su geverinin başına geldiğinde bir kurbağa önünden atlayıverdi. Gülümsedi. Tavuklar etrafını çoktan sarmıştı.
Suçatının dikmetaş mevkiinde kendi koyunlarımı yayarken güneşli bir sonbahar havası , asvalta yakın bir yerde koyunlar yayılırken bende yan geldim yatıyorum.O sırada uzaktan bir köylü kasketi yan giymiş ceketi omuzuna atmış elinde sopasını beline koymuş yorgun , bitkin bir halde asvalt boyu geliyor.Tam yanıma yaklaştı selam verdi ve davar kimin diye sordu ?Bende suçatında bir niyazi ağa onun davar dedim (aslında niyazi benim )sen onun çobanımısın dedi evet dedim yanıma oturdu ağandan memnun musun dedi bende çok şikayet gösterdim .Bende kendisinin nerden geldiğini ne iş yaptığını sorunca bende senin gibi bir ağaya çoban durdum dedi ve derdini açtı ben derdimi söyledim o söyledi.Nihayet kalktı on onbeş metre gittikten sonra aniden bir geri dönüş yapıp hani yüreği yanıkya ula yeter yeter sende benim gibi epey ızdırap çekmişsin (yayma bilmem ne yaptığımın malını )dedi. Orada çivi gibi çakılı kaldım .Niyazi benim, koyunlarda benim diyemedim elimi belime koyup ardından kayboluncaya kadar baktım.
Kardeşim Yunus'un bu güzel yazısını beğenerek okudum.Olay kahramanını çok güzel tasvir etmiş.Yeni yazılarını bekliyorum.
Yazınız Cengiz Aytmatovun romanlarını hatırlattı.Yazılarınızı merakla ve severek okuyoruz.Tebrik ederiz.
Yunus kardeşim,ifadelerinde ilk zamöanlara nazaran hayli gelişme gözleniyor. tasvirlerin, olayın ruhunu yakalamaya yönelik gayretin güzel. Anlattığın olayın kahranmanları arasındaki geçişlerde biraz zorlanmışsın.tabiki konunun uzmanı değilim ama iyi bir okuyucu olduğum kabuluyle yazına bir iki not düşme cesaretim bağışlanır umarım.Hikayende üç ayrı dünya var her dünya diğerine kayıtsız değil aslında üçüde aynı kökten ve fakat farklı rüzgarlara tutunmuşlar. olayın bu cephesinide tarafsız sunabilirsen hayli başarılı bir metin ortaya çıkabilir. selamlar