Nurdan Hanıma Teşekkürler...
ACİZLİK MUCİZESİ
Nurdan Özdemir
Her an yenilenen, eski olmayan, halden hâle geçmelerin, var olmaların ve fena bulmaların hüküm sürdüğü, birbirini izlediği bir âlemde yaşıyoruz. Öyle ki bazı tanecikler, fark edilemeyecek kadar kısa bir sürede varlık âlemine girip kayboluyor. Kâinattaki büyük sistemlerden—galaksilerden—tutun maddenin en küçük hâli, zerrelere kadar bu hâl devam ediyor. Her bir varlıkta bir hareket ve devamlı surette bir yaratılış gözlemleniyor. Bir yandan Samanyolu galaksisinde, kozmik bir patlama gerçekleşiyor ve saniyenin onda birinde güneşin yüz bin yılda verdiği enerjiye eşit bir miktarda enerji evrene yayılıyor, diğer tarafta küçük dünyamızda ve küçük bir insanın vücudundaki küçük kuarklar ve leptonlar sürekli bir titreşim ve başkalaşım hâlinde bulunuyor. Kâinat, her gün bir önceki günden daha da büyük bir hâle geliyor, genişliyor. Koca kâinat ile birlikte zaman da akıyor, zaman ile hayatımız da elimizden uçup gidiyor. Doğumlar ve ölümler birbirine karışıyor. Geçmişin elemleri ve geleceğin endişeleri içerisinde insanın ruhu da halden hâle geçiyor.
Tüm bu bereketli hareketlilik ve ardı sıra dizilen var olmalar ve fena bulmalar içerisinde, insanoğlu yaratıldığından beri, benliğinde bir İlâh’ın varlığına karşı duyulan şiddetli bir ihtiyaç da hep var olagelmiş. İnsanın ruhunu tedirgin eden bu akış içerisinde, ilmiyle ve hikmetiyle kâinattaki her şeye ve içerisinde insana nüfuz eden, en küçük hâlini bilecek ve dahi ilgilenecek ve değer verecek bir ilâh aranmış. Bu durum tek ilâhlı dinden sapılıp çok tanrılı dinlere geçişte bile gözlemlenebiliyor. Öyle ki insanoğlu, en küçük meselesini bile ihmal etmeyip meşgul olacak tanrı ya da tanrıçalar ortaya çıkarmış. Üzerinde yaşadığı dünyası ile ilgilenen yer tanrısı, içerisinde her türlü tabiat olaylarının meydana geldiği—yağmurların yağdırıldığı, fırtınaların kopartıldığı,bulutların sergilendiği…vs.—gök ile ilgilenen gök tanrısı, aşık olduğunda yanında olacak, acılarını giderecek, sevgilileri koruyacak aşk tanrıçası, sanat ile ilgilenirken, ona güzellikleri ilham edecek olan el hünerleri tanrısı, kırdaki çiçeklerle dahi ilgilenen kır tanrısı gibi tanrılar oluşturulmuş. Böylece bin tanrılı medeniyetler ortaya çıkmış.
Zamanla bilimdeki gelişmeler ve ortaya çıkan bulgular bir Yaratıcının var olduğu düşüncesine ışık tutmaya başlamış. Başta kâinatın merkezine maddeyi koyan bilim, özellikle 1925 ve sonrasında Kuantum fiziği ile birlikte derinden sarsılmış. Makro âlemde durağan hâlinde gördüğümüz bir maddenin, mikro âlemine indiğimizde devamlı surette bir hareket ve bir titreşimin gözlemlenmesi ile birlikte, bir Yaratıcı’nın var olduğu düşüncesi daha da güçlenmiş. Çünkü kâinatta her şey birbiri ile alakadarmış. Ve bu hikmetli düzenin ve alâkadarlığın milyarlarca yıldır devam ediyor olagelmesi, tek bir şeye bağlıymış; bir Yaratıcı’nın varlığına… Kimileri buna safsata demiş, kimileri sıkı sıkıya bağlanmış.
Tüm bu bilimsel çalışmalar bir yana, ben, bizi bir Yaratıcıya iman etmeye mecbur kılan nedenin daha duygusal ve ihtiyaç eksenli bir temele dayandığını düşünüyorum.
Ta başından beri Allah’ın varlığının bilimsel olarak hiçbir delili olmasa dahi, başta bizim O’na olan ihtiyacımız O’nun varlığının en büyük delili… Çünkü insanoğlu varolduğundan beri inanç onun ayrılmaz bir parçası olmuş, fıtrî bir hâl yani. İnsanlık bin tanrılı medeniyetler kurarken aslında kendi acizliklerini ve fakirliklerini haykırmışlar. Alâkadar oldukları her bir varlığa bir tanrı atfetmeleri, bu şiddetli ihtiyacın ve her şeyi tasarrufunda bulunduran azim bir kudrete güven duyma arayışının göstergesi.
O var, çünkü bizim en küçük ‘hatırat-ı kalbimizle’ dahi ilgilenecek, gökyüzündeki bulutlar, vücudumuzdaki zerreler gibi halden hâle geçen zayıf ruhumuzu bilecek ve onunla meşgul olacak her zaman her yerde hazır bir Yaratıcıya ihtiyacımız var.
Hem yağmuru seyreden genci bilecek, hem yağmur damlalarına hükmedecek, güneşi bilirken, kara taşın üzerindeki kara karıncaya da hükmedecek, aynı zamanda evinde yemek yapan anneyle de ilgilenecek…
Yalnızlık insanlığın milyarlarca yıldır ortak duygusu olmuş. Yalnız insan korkar. Ve biz korkumuzun gitmesini isteriz. Bizi bu yalnızlıktan ve beraberindeki korkudan alıp götürecek bir Yaratıcı… Yaratılmışların cinsinden olmayan, hükmü geniş bir Allah. O var çünkü bizim O’na ihtiyacımız var. Bu şiddetli ihtiyaç O’nun varlığını iktiza ediyor. Yok olan, var olmayan bir şeye karşı hem niçin bu kadar çok ihtiyaç hissedelim ki? O öyle bir Yaratıcı ki, bu ihtiyacı bilmiş ve O’na sıkı sıkıya bağlanmamız ve O’nun büyüklüğünü idrak edebilmemiz için biz insanlarda nihayetsiz bir acz ve fakr derceylemiş.
İnsan olarak mutlak acizlik duygusunu hissetmemiz, buna karşın Mutlak Bir Varlığa duyduğumuz mutlak ihtiyaç hep bir mucize gibi gelir bana. Mutlak Bir Varlık dışında hiç bir nedenin/sebebin, rastgeleliğin bunu insanın içine yerleştirebileceğine aklım ermez. Bizi Ona götüren her şey ne kadar güzel!
Nurdan hanım selamlar,Yorumlarınız güzel ama ilave etmek istediğim şu ki; insanın acziyetini hakkıyla idrak edebilmesi çok önemli bir olay. Bence acizlik konusunda ilim ile öğrenebileceğimiz şeyler ve hissedebileceğimiz şeyler var. İnsanoğlu aciz ve zayıf yaratılmış ama buna rağmen ilahlığını ilan eden insanlar ortaya çıkmış. İlmel yakin iman ilim ile elde edilir. Belki ilim ile elde edeceğimiz acziyete de" ilmel yakin acziyet" diyebiliriz. Sağlam ve genç bir insanın acziyetini idrak etmesi ile yaşlı ve hasta insanların idrakleri arasında fark vardır. İnsanın acziyetini hakkel yakin idrak edebilmesi sadece ilimle değil belki nefsini tezkiye ederek hakiki imanı elde etmesi ve Allah'ı hakkıyle tanıyabilmesinin neticesinde elde edilebilecek bir şey. Yani insan sureten acziyetini idrak edebileceği gibi hakiki olarakta acziyetini idra edebilir. İkisi arasında çok büyük bir fark vardır. Birinde acziyetini idrak eden insan bunun gereğini hakkıyle yerine getiremez ama diğerinde kendi acziyetini ve Allah'ın azemetini hakkıyle idrak eden arifibillah zatlar tamamen kendi varlıklarını terkederek Allah'a kulluğun zirvesine ulaşırlar. Onlar "fena" makamına ulaşmış olanlardır. Bence gerçekten acziyetlerini idrak edenler bu gibi zatlardır . Bu ise kemalatı elde etmenin sonucudur.
Nurdan Hanım 1980'li yıllarda Zafer dergisini bir süre takip etmiştim. Bu tür yazıları seviyoruz. İnsanın Allah inancını kuvvetlendiriyor,şek ve şüphe sahibi olan ve samimi olarak düşünen insanlarında eminim ki şüphelerini ortadan kaldırıyordur. Bu açıdan bakıldığında bu yönde hayırlı bir görev ifa ediyordur bu yazılarınız. Ancak bu gün kendi insanımızın büyük ekseriyeti her şeyi yoktan var eden ve kainatı sevk ve idare eden bir Allah(cc) inancına sahipler. Ama üzülerek görüyoruz ki genelimizde bir gaflet var ve Allah'ı hakkıyla tanıyamamak, azametini idrak edememenin lakaydlığı var üzerimizde. Allah' tanıyamayınca acziyetimizi de pek hissedemiyoruz. Nefislerimiz öyle bir hale gelmişki tekebbürün hep zirvelerinde dolaşıyoruz. Bir güzel insan şöyle demişti; "Bu zamandaki insanlar üç- beş tane kitap okuyunca kendilerini İmam-ı Azamla, Abdülkadir Geylani ile veya İmam-ı Rabbani gibi zatlarla kıyaslıyorlar. Halbuki bu insan onların Allah ile olan muamelelerini bir bilselerdi başlarını taşlara vururlardı". Yani okuyarak veya dinleyerek öğrenmek aczimizi idrak edebilmek için yetmiyor.Her şey eksik kalıyor. Bunu hakkıyla başarabilmek için nasıl bir reçete uygulanmalı sence? Belkide ben böyleyim de herkesi kendim gibi zannediyorum. Selamlar