Eline sağlık Hulusi Tatar Ağabey
MEKTUP GELDİ
Sakalında seyrekte olsa siyahlıklar olan, saçlarını devamlı sıfıra vurdurduğundan rengi belli olmayan, hiç kimsenin azıyla çoğuyla uğraşmayan, yaz günleri hanımıyla ya Sazcağız suyu’ndaki bahçelerinde ya Çay’daki yerlerinde ya da hem üzüm bağı hem de kayısılık olan Kızıl seki’ye giderler, akşama kadar çalışıp, karanlık iyiden iyiye çökmeye başladığında diğer köylüler gibi evlerine dönerlerdi. Ondan sonraki zamanının büyük kısmını ibadetle geçiren Şeyh Hanifi Dayımın bizim mahallede dua öğretmediği çocuk kalmamıştı.
Mahallenin çocukları kışın cumartesi, pazar günleri cümbür cemaat onlara doluşurduk. Bizi büyük bir ciddiyetle karşılar, pencerelerin küçüklüğünden biraz da karanlık olan odadaki köşesine oturur, hepimize tek tek okulda ki derslerimizi sorar, geçen haftadan kalan duaları ezberletmeye başlardı. Eğer okurken bir yerde takılan çocuk olursa “hı, hı”diye ona destek olurdu. Arada bir haylazlık yapmaya kalkan olursa hepimize birden “icabında; Bu öğrendiklerinizi büyüyünce isteseniz de zor öğrenirsiniz”der kaldığı yerden öğretmeye devam ederdi. Dua ezberleme bitip de odadan çıkarken eve girişte rast gele sağa, sola çıkarttığımız ayakkabılarımızı her seferinde Ayşe yengem düzeltir, dışarı çıktığımızda ayakkabılarımızı giyilecek şekilde bulurduk. Şeyh Hanifi Dayımın okuması, yazması yoktu Gelen mektupları ya cami çıkışı evimizin önünden geçerken bize seslenir veya hanımı Habibe Bibim bize gelerek “Adana’dan Muharrem abin mektup göndermiş dayın okusun diye seni çağırıyır”der. Bende büyük bir hevesle gelen mektubu okumaya giderdim. Evlerine vardığımda Şeyh Hanifi Dayım cebinden çıkarttığı mektubu bana uzatır, kulaklarını kabartarak dinlemeye başlardı. Mektubu okurken arada bir yüzüne bakar, mektuba yazılanlara üzülmüş mü? Sevinmiş mi? Yoksa kızmış mı? Anlamaya çalışırdım. Bu gelen mektuplara cevap yazılacağı zamanda beni çağırttırırdı. Mektubu yazmaya başlayınca, artık belli bir metin haline gelmiş selam, kelam kısmını kendim yazar, bir defa dayıma okur, onay aldıktan sonra da söylediklerini yazmaya başlardım.
Mektup yazma işi bittikten sonra, özellikle kış günleri evlerinden hiç eksik olmayan o efil efil kokan portakallardan, ALLAH zihin açıklığı versin diyerek elime tutuşturur, bende büyük bir memnuniyetle evimize dönerdim. O yediğim portakalların kokusunu, tadını sonraki yıllarda hiçbir yerde bulamadım.
Ramazan akşamları, iftardan sonra arkadaşlarla camiye gider bir saf oluştururduk. Ama büyükler bizi kendi halimize bırakmaz birer, ikişer aralarına alırlardı. Yine böyle bir akşam camide İrfan Hoca, Ali Hoca, Şehamid Emmi(Hal loğ Şehamid) o insanı etkileyen sesleriyle Mevlüd okuyorlar. Tıklım tıklım dolu olan Yukarı Suçatı’nın camisinden, çıt çıkmıyor herkes büyük bir huşu içerisinde okunan Mevlidi Şerifi dinliyorlar. O sessizliğin içerisinde ’HAY HAK’diye bir feryat koptu hepimiz yerlerimizden sıçradık. Şeyh Hanifi Dayım yine aşka gelmiş, var gücüyle bağırdıktan sonra arkadaki direğe de başını hızla vurmuştu.
Abdest alırken şapkasını çıkarttığında başındaki irili, ufaklı şişlikler görünürdü.
Daha sonraki yıllarda kimimiz okumak, kimimiz çalışmak için köyden ayrıldık. En son askere giderken Habibe Bibi ile dayımın yanına uğradım. Ondan sonrada köydeki evlerini yıkmışlar Karabayıra yenisini yapmışlar o evde de Şeyh Hanifi Dayım vefat etmiş. Gönderdiğimiz dualar inşallah sizlere ulaşıyordur.
Nur içinde yatın Şeyh Hanifi Dayı…
HULUSİ TATAR
İZMİR
Hulusi bey, toplumumuzda ki okuma yazma bilmeyen böyle bilge kişilerin yeri doldurulamaz. Bizler, bu kişiler yaşarken birebir ilişkilerde elbette çok faydalandık , senin bu yazın sayesinde bu bilgeden öldükten sonrada faydalanmaktayız. Sağ ol eline sağlık. Böyle bilge kişiler ile birlikte olanların bildiklerini yazmaları bilge kişi için bir kadirşinastılık olduğu gibi bizler içinde çok faydalı bir durumdur. Senin bu yazın bu yönüylede başka bir güzelliğe yelken açmıştır. Seni gören sana takılır ve çoğalır umuduyla selamlar. Hakim.
hulusi abi, Allah sizden razı olsun. kasaba deyince, Hanifi Dayımızı bir şekilde hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyordu. belki, ilimsiz irfan sahibi nasıl olunur konusunu dayımız özelinde ayrıca incelememiz gerekir. evet, o basık odayı unutmamız mümkün değil. bayramlarda bizi büyük adamlarmışız gibi karşılar, her türlü hal hatırı sorar, özellikle okul durumumuzu merak ederdi. mekanı cennet olsun. irfan sahibi insanlar aramızda eksik olmasın inşallah. selam ve dua ile. Yunus Emre