Ben giderim adım kalır,
AŞIK VEYSEL
“Ben giderim adım kalır,
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir,
Dostlar beni hatırlasın
Gün ikindi akşam olur,
Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır
Dostlar beni hatırlasın”
Bozkırın servileri, insanoğluna baharın gizemini fısıldarlar. Toprakla çamurla kavrulan yürekler, imbik imbik süzülürler ariflerin gözyaşı ülkesine. Sonra Güneş selama durur, küçücük bir çocuğun yumuk yumuk ellerine.
Teller kâinatın sonsuzluğuna eşlik eder; gürler, coşar. Ve sonra saz olur, yâr olur, can olur , Veysel olur... Vurdukça yüreğine acı, duman sarar dağları, duman iner dağlara...
Güneş kıskanır Veysel’in gönül ummanını. Çiçeklerin şiirini bir bir nakşeder ruhuna. Bilemez, çözemez içinin gizem bulmacasını. Işığı sürgün eder göz saraylarından. Ve Veysel olur, Âşık olur. Kırık bir sazdır artık dayanağı. Kırık bir gönüldür artık tutunduğu. Usulcacık sitemlenir gök kubbenin merhamet saraylarına:
“Genç yaşımda felek vurdu başıma
Aldırdım elimden iki gözümü
Yeni değmiş idim yedi yaşıma
Kayıp ettim baharımı yazımı”
Tabiat da burkulur Veysel’in iç kırıklığına. Hepsi sözleşmişçesine konuk olurlar Aşığın gönül sofrasına.
Güneş, tüm ışıklarını cömertçe bağışlar gözlerinin yerine. Ay Dede, gece inende dağların eteğine, Veysel’e şiirlerinin en güzelini verir.
Yağmur, onun gözleri olur şakır Şarkışla semalarında. Bir türlü durmaz Veysel’in iç çekişmeleri.
Bazen deli ırmaklar gibi bulanır coşar, bazen de küçücük bir göl gibi turnaları ağırlar koynunda:
“Göklerden süzüldüm tertemiz indim
Yere indim yerli renge boyandım
Boz bulanık bir sel oldum yürüdüm
Çeşit çeşit türlü renge boyandım””
Bazen kadir kıymet bilinmez de hani. Ve ayrılıklarla olgunlaşır insanoğlu. Hiç ayrılıklar olmasa, katmerlenir mi sıla kervanları. Her dem Anadolu’nun kavruk delikanlılarının, sılaya söyleyecekleri sözler vardır.
Sılaya söylenecek sözler, bir bir iner gönlün bam telinden. Veysel’de yükler yüreğini mektuplara:
“Gider bu hasretlik yıla yetmez mi
İsmin tesbih ettim dile yetmez mi
Bülbülün feryadı güle yetmez mi
Mektup yâre selamımı ulaştır”
Irmaklar sukuta erer, ozan daha da coşar. İçinde ki küheylanlar, onu bilinmez keşiflere götürür. Dolanır durur, anlar ki toprak ana, hep kutlu bir sevgili gibi onun yolunu gözlüyor. Adem’den bu yana en vefalı sadık yârdır o. Bağırsan da çağırsan da o hep sessizce sana bakar. Ağalığa, beyliğe, zenginliğe aldırmaz. Kollarını şefkatle Veysel’e de açar:
“Bütün kusurumuz toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sâdık yârim kara topraktır”
Toprağın nazlı şairidir o. Sözler, onunla menziline ulaştı yıllarca. Yüreğin de gözü olurumuymuş diyenlere inat, o yüreğiyle gördü koca âlemi. İçindeki ışıkla, bocalayan yığınların önünü aydınlattı. Yalnızlıkta aşkı, buruklukta kendini, vefada ise toprağı anlattı. Söylediği her söz ev ev tüm Anadolu’yu yeşertti. Kimi zaman bizimle birlikte tarhana çorbası kaşıkladı. Kimi zaman ocak başlarında saman alevlerine karışan düşlerimize eşlik etti. Kimi zaman da o söyledi biz dinledik. Velhasıl o bizim Veysel oldu. Şarkışla’dan akan bu ırmak, geçtiği yerlerde boy boy sevgi fidanları büyüttü.
Onu anlamaya, ne kadar da ihtiyacımız var bu günlerde. Onun gönlünden akan ırmaklarla, kurumuş gönüllerimizi yeşertmeye ne kadar da çok ihtiyacımız var. Kara toprağın Âşık Veysel’i, bizi yeniden birlik ve beraberliğe çağırıyor. Haydin kulak verelim bozkırın saz ustasına...
Osman ÇELİK