Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

GÜZ GÜNLERİ (NEYİ HATIRLATIR?)

Kategori Kategori: Hikayeler | Yorumlar 5 Yorum | Okunma 2889 Okunma | 10 Ekim 2007 06:12:31

Ekim ayının son günleri... Celil, lojmandan dışarı çıktığında yağmur çiseliyordu.

GÜZ GÜNLERİ (NEYİ HATIRLATIR?)

 

Ekim ayının son günleri… Celil, lojmandan dışarı çıktığında yağmur çiseliyordu. “İyi ki yağmurluğu giymişim” diye düşündü. Omuzlarına kadar uzanan siyah saçlarında yer yer aklar belirmeye başlamıştı. Yağmurluğun yakalarını kaldırarak boynunu içeri doğru çekti, ellerini de ceplerine sokarak dalgın, yürümeye başladı. Yamalardan bir türlü kurtulamayan, zeminin denize doğru sürekli kaymasıyla  esik ve püsüklerin oluştuğu yolda yaya olarak yürümek bile bir sanattı doğrusu. İnsanın, bitmek tükenmek bilmeyen kazanç hırsından dolayı şu güzelim deniz kıyısı ne hale gelmişti. Estetikten yoksun daireler çam koruluğunun yerini almış, kendini kurtarabilmiş ağaçlar da yine insanların kar amacına dönük olarak makyajlanmıştı. Celil iç geçirerek bunları düşünürken deniz kıyısında bulunan yürüme mesafesindeki parkta bir köşeye çekilip denizi seyretmek, kaç zamandır en sevdiği mevsim olan güz üzerine düşünmek istiyordu. Küçük bir parktı. Kenarda çocuk salıncakları ve kaydıraçları vardı. Çam, kestane, ardıç ağaçları parkı süslüyordu. Orta yerde ise bir çay bahçesi ve kahvehane…

 

Parkta, torunlarını gezdiren yaşlı çiftten başka kimse yoktu. Kahvehanenin yanından geçerken taş ve kağıt oyunu oynayan insanların önemli bir kalabalık oluşturduğunu gördü. Geçti ve kıyıya yakın yerde bulunan, yağmur taneciklerinin ıslattığı, üzerinde birkaç kestane yaprağının bulunduğu bankı, kağıt mendille temizledikten sonra oturdu. Yağmur çiselemeye devam etmekle birlikte öğle geçkini güneşi bulutların arasından sıyrılmış, deniz yüzeyinde ötelerden kıyıya doğru aydınlık şeritleri oluşturmuştu. Hafif esinti eşliğinde dalgalanan ve ışık huzmelerini yansıtan bu şeritler Celil’e ayrı bir dinginlik veriyordu. Sanki ruhunu kaplayan karabasanları bu huzmeler süpürüp götürüyor, yerini sımsıcak duygulara bırakıyordu.

 

Hızlı adımlarla Celil’e yaklaşan garson  bir isteğinin olup olmadığını sordu. Celil, denize odaklanmış bakışlarını hiç çevirmeden ve biraz da rahatsız olduğu izlenimi vermiş olarak “çay lütfen” dedi. Cebinden çıkardığı karalama defterini ve kurşunkalemini masanın üzerine koydu. Banktan hafifçe kaydı, bacaklarını birbirinin üzerine atıp biraz daha büzüldükten sonra daldı. İşte yine güz günleri gelmişti. Şu büyük şehirde yaşayan insanlar bu günlerden ne anlıyorlardı acaba? Hele de çocuklar… can hıraş bir yarışın içine sokulan şehir çocuklarını düşündüğünde yüzü ekşidi. Oysa  çocukluğunda, güz mevsiminin doğallığı ile çocukluğun doğal halleri nasıl da bir araya gelirdi. Eylül, bir sonbahar ayı olmasına rağmen,  yaz mevsiminden kalma günleri görmek mümkündü. Hatta hasat sonu zamanına denk gelmesinden olacak ki çarşı-pazarın çok canlandığı bir aydı. Yukarı köyün yol boyunca geçen öğrenci katarları ayrı bir hareketliliği gösterir, Postacı Turan Amca öğrenciler arasında mektupları dağıtırken ayrı bir heyecan dalgası oluşurdu.

 

Yeterince güçlü olmayan söğüt, selvi, kavak ağaç yapraklarının yer yer sarardığı, hatta dökülmeye başladığı görülürdü. İkindi güneşi de mahcup hemen batmak üzere telaşlıydı. Sabahın erken ve akşamın ilk saatleri iyiden iyiye üşütürdü. Öyle ki sabah sazakları bazen Lütfiye’nin güzelim çele bahçesini çalmakta geriye sadece bir ot yığını bırakmaktaydı. Kavak ağaçlarını okşayan Eylül esintileri hüznün ilk işaretlerini verir, adeta bir yolculuk başlangıcının yürek sızısını yaşatırdı.

 

Harmanın kaldırılmasıyla birlikte yukarı köydeki un değirmenine yoğun bir talep başlardı. Mezarlığın hemen altında, Tokma’nın kenarında, ağaçların arasında bulunan değirmenin özellikle geceleri ürkütücü bir görünümü vardı. Nedendir bilinmez un öğütme sırası hep gecelere denk gelir, eşeklerle asfalt yol boyunca yapılan un taşıma işleri hem heyecanlı geçer, hem de maceraya dönüşür; araçların farlarından etkilenen eşekler rotayı kaybedip, yolun ortasına yöneldiklerinde, onları çevirmek ayrı bir serencam olurdu. Son un devirmesi de avluya atıldığındaki rahatlık tarif edilemezdi. Böylelikle, her ne kadar unluk buğday veresiye alınmış olsa da kışlık zahireliği temin etmiş olmanın mutluluğu yaşanırdı. Tabi değirmen deyince Hatem ve İbrahim Emmiler hatırlanmadan olmaz. İkisi de değirmenle özdeşleşmişlerdi adeta. Cüsseliydiler. O değirmen taşlarının dövülmesi ve nihayetinde değiştirilmesinde iri cüsselerin ne kadar işe yaradığını görmek mümkündü. Pek konuşmazlardı, müşterilere karşı asabi oldukları anlar bile olurdu. Un değirmeninin içi tel tel un iplikleriyle doluydu adeta. Değirmene girip çıkanlar bir şekilde beyazlaşıyorlardı. Ancak, gözleri zaten küçük olan ve kirpikleri ve kaşları un tozuna bulanmış, konuşulanları da pek duyamayan Hatem Emminin komik görüntüsü unutulacak gibi değildi.

…………………………………………………

Ekim ayı ile birlikte bağ, bahçelerin bozulduğunu, hayvanların bir vakitler şen mi şen bahçelerde hava attıklarını(!) görmek mümkündü. Paylaşılamayan gever suları da amaçsızca sağa sola akardı. Çocuklar için başaklama sezonu da başlamış olurdu. Burada Celil’in yüzünde bir gülümseme oluştu. Yaşadığı bir anısı gözünde canlanmıştı. Nasıl mı? Veli, o cılız yapısıyla Tiryaki Ahmet Emmilerin bahçelerinde bulunan ceviz ağacının en tepesine çıkmış ve tek tük kalmış olan cevizleri düşürmeye çalışmaktadır.

 

-Kezim!

-he abi,

-geliyir.(uç daldaki cevizi düşürmeye çalışmakta)

-tamam abi.

(birkaç vuruş darbesinden sonra ceviz sesler çıkararak yere düşer…)

 

-buldun mu lan?

-bulamadım.

-ulan…….şek, ben burada cöyüzü düşürmek için ne çekiyrim, sen bir bulamayın. Gelirsem geberdirim seni.

( sıkıyı alan Kazım o çakmak gözlerini dört açarak etrafı kolaçan eder. Bazen cevizi bulur, bazen de bulamadığı halde sıkıdan çekindiği için buldum der ve Veli’nin can hıraş ceviz başaklama uğraşı devam ederdi.)

………………………………………………

Celil’in keyfine diyecek yoktu. Onbeş milyonluk şehirde, deniz kıyısında hiç rahatsız edilmeden çocukluğundan kesitler hatırlamanın tadını çıkarıyordu. Öyle ki çay soğumuş, hatta tazelemek niyetiyle birkaç kez gelen garsonun farkına bile varmamıştı.

………………………………………………

Bahçe sahipleri ile çocuklar arasında işte böyle zımni bir anlaşma vardı, güz mevsiminde. Bazen, her nasılsa üzüm teneğinde unutulmuş  kabarcık üzüm salkımlarıyla, bazen de elma yaprakları arasında kendini kaybettirmiş tatoğ elmasıyla karşılaşmanın mutluluğu yaşanırdı. Sami, uç dallardaki elmaları düşürmekte çok mahirdi doğrusu. Çoğu zaman ikinci atışa gerek kalmadan, genellikle kargaların hücumuna uğramış olan elmaları düşürür ve arkadaşlarıyla paylaşırdı, hem de kardeşçe.

………………………………………………………..

Ekim ayının ilerleyen günlerinde, üzüm bağlarına giden yolda uğrak yeri olan küçük tepeden kasabaya bakıldığında Boğaziçi ve Hacılar mahallelerini, açık sarıdan, koyu ve kızıl sarıya çalan  farklı tonlarda sarı renklerin kapladığını görmek mümkündü. Bahçelerin içine girildiğinde farklı sarı renk tonları daha yakından görebilirdi; selvi ve kavak  yaprakları alelade bir sarı tona sahipken, kayısı ve elmanınkiler daha koyuydu.

 

Çocuklukta sarı yapraklar son baharın geldiğini, okulların açıldığını hatırlatırdı. Tabi bir de gazellerle yapılan çeşitli oyunları…ancak ilerleyen yaşlarda sarı renklerin insan zihnindeki, gönlündeki çağrışımları farklılaşıyor doğrusu. İnsani haller çeşitlendikçe sarı daha  farklı anlamlar çağrıştırıyor. Duygusal med-cezirler ne kadar yoğun geçmişse sarının ağırlığı daha da artar. Eylül böyledir işte. Gelir ve çarpar insanı. Hele bir de orta yaş ve üzerinde bu çarpmanın şiddeti daha fazla olur. Yalnız kalmak ve Eylül esintileri eşliğinde dolaşmak belki de en fazla yapmak istenilen şeydir. Bir yerlerde çöker, kalır insan. İçine çekilir, donuk bakışlarla uzaklara dalar. Sorular sorar, cevaplarını veremez; geçmişe dair… Hoş, artık verilse ne gam! Bir türlü göz bebeklerinden aşağıya akmasına izin verilmeyen göz yaşları kaplar, sonra sessizce kalkar ve arkasına bakmaya cesaret edemeden çeker gider insan.

 

Bu düşünceler içerisinde geçmişini adeta yeniden yaşamakta olan Celil,  karalama defterinin yaprağını çevirdi ve “Sarı yapraklar düştü gönlüme” mısrasını yazdı. Duygusal coşkunluğun arttığı anlarda kendiliğinden dökülen sözcükleri anında kaleme almak gerekiyordu. Yoksa sonradan bir türlü hatırlanamıyordu. Mısranın hemen altınabu mevsimde zaman ve mekan kavramları üzerine düşünmek daha bir anlam taşır benim için. Dünyamız, kendi  ekseni etrafında dönmeseydi ve bu dönüşünü 24 saatte tamamlamasaydı zaman kavramı ortaya çıkar mıydı? Dolayısıyla bizim çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık evrelerimiz de buna göre oluşmuş, anlam kazanmış olmuyor mu? Bunu şunun için belirtiyorum; insanın duygu ve anlam dünyasının belirlenmesinde  dünyamızın temel belirleyiciliği var. Düşünün, sarı, yeşil, mavi renkler, yüce dağlar, bulutlar, denizler… olmasaydı şiirler ne ifade ederdi? Yine dünyamız belli bir büyüklükte yaratıldığı için mekan kavramı ortaya çıkmakta ve örneğin türkülerimizin önemli bir öğesi olan ayrılık üzerine türküler yakılmakta. İşte güz mevsiminde dünyamız ve ona dair durumların bizi nasıl etkilediği ve nihayetinde başlangıcımız gibi sonumuzun da bu dünyada olup biteceğini düşünürüm hep.”

…………………………………………………………..

Kasım… güz mevsimi sonu artık. Sarılar çoktan gazel oldu. Bahçeler çırıl çıplak. En fazla, inat edip yere düşmeyen ama gazelleşmiş birkaç yaprak görülür ağaç dallarında. Kış kendini iyiden iyiye hissettirmekte hatta koçların katımı ile birlikte kar bile yağmaya başlamakta. Tabiata serpilen, yayılan insanlar evlerine dönmekteler. Sobalar yakılacak, ocaklar kurulacak, bol bulgurlu, unlu, patatesli yemekler yapılacak, kalabalık aileler tevekkül içinde kaşıklarını çalacaklar. Üşümenin, büzülmenin ve de içe kapanmanın zamanıdır artık. Bol uykular…

………………………………………………………….

 

Garsonun, birazda yüksek sesle “abi, çayını tazelemek ister misin” seslenmesiyle irkildi Celil. Garsona ve etrafına bir an için anlamsızca baktı. Sonra toparlandı ve “hayır, hayır teşekkür ederim” derken bir çay bedelinin hayli üzerinde bir para bıraktı ve çaycının hayret içeren bakışları arasında parktan uzaklaşırken, uzak köşede adeta kendisini bir kenara atmış izlenimi veren orta yaşlarda bir bayan gördü. Sigarasını derin derin çekerken ciğerlerini dolaşan dumanı, kafasını yukarı kaldırarak ve sanki birisine nazire yaparcasına üflüyordu. Celil, “ne yaparsın Eylül ve yalnızlık işte” diye mırıldanarak parkı terk etti.

……………………………………………………………

Aynı yoldan tekrar lojmana dönerken bir rüyadan uyanmış, işte hayatın gerçeklikleriyle tekrar baş başa kalmıştı. Lojmana geldiğinde kapıyı açan oğlunun “baba, olguyu ifade eden bir cümle ile yargıyı anlatan bir cümle söyler misin” sorusuna muhatap oldu. Celil hafif gülümseme ile oğluna hiçbir şey söylemeden odasına geçti ve birinci mısranın altına “Yine seni hatırladım” yazdı. Üzerini değiştirip odadan çıkarken eşi ona yapılacak ütülerin epey arttığından bahsediyordu!

……………………………………………………………

Not: Okuyucularımızın, yaklaşan mübarek Ramazan Bayramını kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim.

 | Puan: 10 / 2 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

nurten erdogan { 07 Eylül 2008 15:06:17 }
Yunus bey kardeşim çok süper bir yazı yazmışsın eline yüreğine sağlık başarılarının devamını dilerim.Sanki oradaymışım gibi hissettim bir an
muhammet öztürk { 18 Nisan 2008 11:21:52 }
yunus abi yazılarını okurken hemen edebiyat öğretmenimiz habıl beyı çağırıp hemen onunda okumasını istiyorum heyacanla edebiyat içinde var olan kavramları görmek mümkün bütün güzelliğiyle diğer yöüyle bize daha anlamlı gelmesi ise yazıyı değil sanki telin in değirmeninde ,yokuşunda, güzünde ,cöyüzünde telinlilerin çevirdiği filmi tüm otantik duruşuyla izlemek sanırım teşekkürler selam ve dua ile
fatih mehmet takcı { 13 Ocak 2008 22:13:59 }
Abi, gerçekten çok güzel olmuş.Duyguların hassaslaştığı bu mevsimi tasvirin gayet hoş olmuş.İnsan geçmişe duyduğu o özlem bulutları içinde yaşar ve her hatırlayışta mutluluk ve hüznü birlikte terennüm eder.Ama giden gün geri gelir mi? Sağolun sayenizde yeniden yaşamış olduk.Bir gurbetten diğer gurbete sevgi ve selamlarımla...
Adem Emre { 30 Ekim 2007 21:36:30 }
esselam-ü aleyküm yunus abi.gercekten süper olmus.ne yazayim ne söyleyeyim.eline duygularina saglik.allaha emanet ol.
Hulusi Tatar { 10 Ekim 2007 15:01:28 }
yunus merhaba,Suçatı'daki güz mevsimini okadar içten anlatışsın ki duygulanmamak elde değil hele köyümüzün değirmenini ve orada geçen olayları okurken üğüttüğümüz unun suyla karışık sıcak kokusunu ta burdan hissettim.Hoşça kalın.
hulusi tatar
Diğer Sayfalar: 1. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Gürün ve Suçatı'nın daha iyi bir hale gelebileceğine inanıyor musunuz?
Evet
Hayır
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun30 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI