Edeb hakkında güzel bir yazı
Çok değerli “Suçatı Haber”'in takipçisi olan hemşerilerim. Ehil olmadığım halde bazı şeyleri sizlerle paylaşmak ve beraberce bazı güzellikleri yaşayabilmek düşüncesi ile burada yazmak imkânı ortaya çıktı. Burada Sayın Dr. Hidayet TAKÇI kardeşimize şükranlarımızı sunuyorum. Büyükler;”Ehil olmayanlar bir işe girseler suiistimalat yaparlar” demişler. Bu nedenle belki bizlerinde birçok yanlışı olacak. Biz nefsimizi temize çıkarmıyoruz. Bu nedenle peşinen sizlerden hoşgörü talep ediyorum. Biliyorum ki tüm güzellikler Hak’tan ve tüm çirkinliklerde nefsimdendir. Ümit ediyorum ki beraberce müstefid oluruz da Cenab-ı Allah hepimize rahmeti ile muamele eder.
Başlarken kendi nefsimde en çok muzdarip olduğum ve bir türlü elde edemediğim EDEB konusunu uygun buldum. Son birkaç asırdır millet olarak halimiz içler acısı. Burada belki de edebi yitirdiğimizden zillete düştük. Bu zilletten kurtuluşun reçetesinde antibiyotik ilaç edeb olsa gerek.
Lokman(AS)’a “edebi kimden öğrendin”dediler. “Edepsizlerden “diye cevap verdi. “Çünkü bana bunların neleri hoş görünmediyse onları yapmaktan kaçındım”.
Edeb, utanma duygusu, haya..Yada karşıdaki kişiye duyulan hürmet, saygı..el bağlamak vs. Bu gün toplum içerisinde edeb denildiğinde buna benzer çağrışımlar akla gelir. Ancak bunlar gerçek manada edebi ifade etmeyen yanlış ve dar anlayışlar.
Edeb, insanı insan eden bir olgu.. Eğer edeb varsa insan vardır. Edebi olmayanın hayvandan bir farkı yok ki.
Insanı diğer canlılardan ayıran iki haslet.. birisi akıl diğeri ise haya. Insan şeklen, sureten insan olabilir, ancak kalplerin müşahede ettiği hakikatleri, sıfatları zahiri gözler göremez. şeklen insan olmak yetmiyor.
Edeb, insanın istikamet üzere yaşaması. Yani tüm azalarını ve kalbini ölçülü ve yerli yerince kullanması.. Sınırı aşmadan ne yaparsan edeb o. Kısaca haddini bilmek. Edeb eğer kalbe yerleşir ise artık tüm davranışlar edebdir. Edebi elde edenin kalbi mutmain olmuştur ve huzur bulmuştur. O halde huzur için edeb şarttır.
Edeb hem zahirde hem de batında olur. Öyle bir emanet yüklenmişiz ki bu emaneti taşımak ve muhafaza etmek ancak insan olanların başarabileceği bir iştir. Zahirde tüm azalarımızı yerli yerinde kullanmamız gerektiği gibi kalbinde sadece onun sahibine tahsis edilmesi ve O’ndan gayri ne varsa kalbden çıkarılması istenmiş. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Mülkün sahibine kalbden başka ne verebiliriz ki.
Musa (AS)'a Allah-u Azzimüşşan(CC) Hazretleri: “Ya Musa bana ne hediye getirdin” diye soruyor. Allah'a ne hediye götürülür ki, en güzel hediye O zatta hiç olmayan bir şey. Allah'ta olmayan bir şey. Musa (AS):” Ya Rabbi sana acziyetimi getirdim.”diyor. “Ya Musa ne güzel hediye getirmişsin” buyruluyor. Işte hakikat, işte kemalat, işte edeb. Insan acziyetini idrak edebilmeli ki dostuna kurbiyyet hasıl edebilsin, O'na yaklaşanlardan olsun. Mukarrebunlar, cennet ve cehennem düşüncesi olmadan Hakk'a kulluk yaparlar. Hiçbir şey beklemeden. Maksatları sadece Allah’tır. O’nlar “ilahi ente maksudi ve rıdaike matlubi” derler.
Eğer insanın kalbi edebi elde edememişse zahirdeki edebinde bir kıymeti yoktur.
Islamiyet baştan sona edebten ibarettir. Edebi olmayanın kemalat sahibi olması mümkün değil. Menzile ancak edeble varılır. Edeble varan lütufla döner. Ve Allah’tan razı olur.
Bir gönül insanı şöyle söylüyor: “ Bu zamanda birkaç kitap okuyan kendisinin de Imam-ı azam, Imam-ı Rabbani, Abdülkadir Geylani(KS) gibi olduğunu söylüyor. Hâlbuki o zatların Allah ile muamelelerini bilselerdi başlarını taşlara vururlardı.”Hepimiz dönüp kalbimize bakalım mı? Ne dersiniz. Allah ile, Allah Resulü ve Allah dostları ile muamelelerimizi gözden geçirelim mi? Amma samimi olarak. Biz Allah’a ne kadar yakınız, Allah’tan ne kadar razıyız ve O’na ve Resulüne ne kadar itaat ediyoruz. Cenab-ı Allah” Allah ve melekler peygambere salat ederler, sizde peygambere salavat getirin” derken ve her şeyin sahibi bile Resulüne salat ederken bizim O sevgiliye bakacak yüzümüz var mı?. Allah dostlarını ne kadar tanıyoruz ve istifade ediyoruz. Daha yüzlerce soru sorabiliriz kendi kendimize.
Edebi elde etmek kadar onu muhafaza etmekte çok önemli. Beklide en zor olanı bu.
Insan önce Rabbi’ne teslim olmalı . Islam da teslimiyeti ifade eder. Insanda cüz’i irade vardır amma insan olmanın gereği, iradeyi külli iradede yok etmektir.
Dünyanın dönmesinde, gülün açmasında, bülbülün ötmesinde, arıda, balda, karıncada kâinatta her ne varsa hepsinde bir edeb vardır ki bunu anlamaktan gafiliz. Insanı bir otla kıyaslamak olmaz ama her gün ayaklarımız altında çiğneyip geçtiğimiz bitkiler, böcekler vs. Hakk'ı bilip O'nu anarken ya eşrefi mahlukat olan insana ne demeli. Belki kurdun, kuşun zikrini duymuyoruz ama onlar lisan-ı hal ile şükrederken bize ne oluyor da kibir ve gururla aşağıların aşağısına iniyoruz. Yarın, “keşke toprak olsaydım” diye hayıflanmayalım.
Edepsizlik, insanın nefsine tabi olmasıdır. Emmare nefis ancak kötülüğü emreder. “Nefsinizle mücadele edin” emri ilahisi ile mükellefiz. Ve” nefsini tezkiye eden felah bulur” sırrınca en büyük düşmanı bırakıp ta boş şeylerle oyalanmak akıl karı değil. Demişler ki:” insan olmak isteyen önce nefsinin köpeğini susturur.” şeytana euzü besmele çekersen kaçar ama nefsini kaçıramazsın. Bizler ateşlere koşan kelebekler misali canhıraş kanat çırparken önümüze çıkıp kendilerini bizim için feda eden dostları fark etme zamanı gelmedimi.
şeytanı huzurdan kovduran o’nun edepsizliği değil mi. Nefislerimiz binlerce kez edebe uymaz yine de hep rahmeti ilahi ile şu dar-ı dünyanın elemlerinden kurtuluruz. Milyon kere isyanımıza karşılık O merhamet sultanı yinede bize binlerce nimetini sunmaya devam eder. Nankörlük bizim sıfatımız. Işte bize verilen en büyük nimetlerden olan aklımızla edebe sarılmalıyız. şerrin içinden hayrı seçmek tavuk aklıdır demişler. Hayrın içinden hayrı seçebilmek er kişinin işi. Er kişi sözünden dönmeyendir. Bizler Allah’a verdiğimiz sözümüzden caydık. Ne zaman bu ahdimizi hatırlayıp istikametimizi düzeltirsek o zaman edebin lezzetini bulacağız. Inanıyorum ki o zaman dünyanın bütün elem ve kederleri bize cefa değil sefa olacak.
Bu zamanda işimiz gerçekten çok zor. Aile bireyleri arasında, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde edebler neredeyse yok olmuş. Edebsizlik almış yürümüş. Her şeyde önceliklerimiz hep kendi çıkarlarımız , nefsimizin arzu ve istekleri olmuş. Allah ve Resulünün hukukunu koruyamayan ailesinin, arkadaşının, komşusunun hukukunu nasıl koruyabilir ki.
“Edeb bir tac imiş Nur-u Hüdadan
Giy ol tacı emin ol sen her beladan”
Edebi bulan aşka düşer, Hakk’a erer. Kalbi cuş-u huruşlara gelirde yanar. Bela ve musibetlerle bilir ki dostluğa kabul edilmiştir. Bela ile yoğrulmayan dost mu var. Hiç sıkıntılara talip olduk mu. Neden dostların başına sağanak gibi çileler yağar düşündük mü. “Hamdım, piştim yandım” derken olmak için yanmayı göze almalısın. Yanmadan olmaz. “Ölmeden evvel ölünüz” sırrınca ölmeden olmaz. “Nefsini bilen Rabbi’ni bilir” denilmiş, bilmeden olmaz.
Namaz edeb istiyor, bir amirin huzurunda insanın başka şeylerle meşgul olması nasıl edebe uygun değilse namaz içerisinde de insanın kalben çarşıda pazarda gezmesi ve Melikler Melikinin huzurda gaflete düşmesi ne kadar acayip değil mi. Oruç edeb istiyor, ama belkide oruçtan kazancımız çoğu zaman açlık ve susuzluk. Ana- baba edeb istiyor, onlara öf bile dememiz edebe aykırı bulunmuşken bu gün ne acı ki bir arkadaş ana ve babaya tercih edilir olmuş. Allah ve Resulü edeb istiyor. Kişi sevdiğinin köpeğini bile sevdiğinden dolayı severken, Allah ve Resulünü sevdiğini iddia eden bizler O'nun yarattıklarına hatta kendi öz çocuklarımıza bile merhametten ne kadar uzağız. Nerede Yaratandan ötürü sevmek, Yaratan için sevmek. Işte gönüller istiyor ama nefis ve şeytanlar istemiyor. Içimizde parazit yapan dalgalarla boğuşuyoruz. Tercih bize bırakılmış. Ikisinin ortası olmaz, safımız net olmalı.
Deseler ki ”Bizden ne istersen iste sana verilecek”. “Ben yalnız seni istiyorum” diyebiliyorsak ve “öl” denildiğinde ölebiliyorsak mesele yok. Allah yar ve yardımcınız olsun.