Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

ÇOBAN SAMİ

Kategori Kategori: Hikayeler | Yorumlar 2 Yorum | Okunma 2679 Okunma | 14 Haziran 2007 08:37:05

Eylül ayının son günleri ...

ÇOBAN SAMİ

 

Eylül ayının son günleri… güneşin artık yaz mevsimindeki canlılığını yitirmeye başlayan ışıkları, iri kafalı, oturur vaziyette düşünen bir ihtiyarı andıran Seksenveren Tepesi’ni yalarken, yaylayı, güneyden kuzeybatıya doğru kuşatan Say Tepesi’nin tam göbeğine vuruyordu. Küçük bir derenin etrafına kurulu bulunan şu yaylada gün başlamak üzere. Horozlar çoktan ötmeye başladılar. Serçeler, sığırcıklar hareketli. Kargalar da o asabı bozucu ötüşleri ile ortalıkta görülmeye başladılar. Dere boyunca selvi, kavak, söğüt ağaçları… Bunlar arasına sıkışmış geçit vermez çalılıkları, bahçelerdeki yorgun meyve ağaçlarını da unutmayalım. Şu ön taraftaki Ali Emmilerin ağılından genç Zeynel koyun sürüsünü çıkarırken, onun vazgeçilmez dostu Duman hemen duvarın dibinde o uzun dili dışarıda uzun uzun esnemekte.

 

Birkaç evden oluşan ve yakın akrabaların oluşturduğu yaylada gün bu şekilde başlarken Sami henüz uyanmış, gözleri yine, damdan sızan yağmur, kar sularının damı tutan ağaç hezen üzerinde zamanla oluşturduğu, adeta saçı yolunmuş, ağzı ve burnu birbirine karışmış insan kafasını andıran şekle bakıyordu. Başkalarına göre belki böyle değildi ama nedense Sami böyle algılıyordu. Gözlerinden yaş gelinceye kadar birkaç kez esnedi. Don lastiğine geçirilmiş bir parça bezden oluşan cam perdesinin aralığından Seksenveren’e vuran güneşin ışıklarını seyre dalmışken, uzunca salonda bir aşağı, bir yukarı dolaşmakta olan Elif Ebe’nin:

 

-“Sami yoğrum hadi galk gayrı, bak Nuriye Deyzen inekleri çıkarmış bile” diyen seslenmesiyle kendine geldi. Bu arada Fadime’de çoktan kalkmış, kendi ineklerini yola koşarken hem çoban eşeğini, hem de Sami’nin azığını hazırlamıştı.

 

Sami hızlıca doğruldu. Yatağının kenarında gelişigüzel duran çorabını, pantolonunu,  gömleğini ve kazağını giydi. Tuvalet ihtiyacını, evin  yanı başında bulunan ve küçük bir kulübeyi andıran tuvalette giderdikten sonra,  kapı önünde duran, zamanın eskitemediği, kapağı bir türlü tam oturmayan, tabanında ve orta kısmında epey göçükler bulunan ıbrıkla, o daha da esmerleşmiş ellerini, çoğu zaman oracıktaki bir taş parçasının üzerinde bulunan sabunla uzun uzun sabunladı, yüzünü yıkadı. Sonra, tandırlıkta asılı duran ve içinde, okuduğu son romanı ve şiir karalamakta kullandığı; Adana’da Ticaret Lisesi’nde müstahdemlik yapan Hasan Dayısı’nın getirdiği ve Halası oğlu Yunus’un  verdiği, muhtemelen bir kız öğrencinin sınıfta terk ettiği çiçekli kağıt kaplamalı defter olan çantasını aldı. Kapı önünde duran eşeğe bir hamlede bindikten sonra yola koyuldu. Fadime diğer işlere koyulmuşken, Elif Ebe arkadan hayır dualar ediyordu.

 

Sami Düzlek’e vardığında yakın köyden gelen ineklerin de katılmasıyla oluşan sürü, bir öbek halinde onu bekliyordu. Sami bir süre sürüyü gözledi. İneklerde bir eksiklik yoktu. Artık Say’ın eteklerine doğru hareket etme zamanı gelmişti. Çobanın  sesine alışık olan sürü, böğürtüler çıkararak yola koyuldu. İneklerin  sürüye ilk katıldıkları günlerde çıkardıkları kargaşa, hır gür yoktu artık. Baş, orta ve son sıralar belli olmuş; belli bir hareket düzeni kurulmuştu. Sami arkada. Heybeden sarkan kalınca alıç değneği kendini gösteriyor. Hem de verniklenmiş. Temel güvence; savunma için başka bir şeye gerek yok. Hava insanı üşütecek kadar serin…

……………………………………………………………………………………

 

Saat on suları… Çalı Dere boyunca devam eden yolculuk, Kel Taş’ın ve şu yaşlı Alıç Ağacı’nın önünden geçtikten sonra Say’ın eteklerinde sona ermişti. Güneşin yükselmeye başladığı bu saatlerde sürü, Sami’nin maharetli yönlendirmesiyle karnını doyuracak yerlere ulaşmıştı. O’da dert ortağı şu kayanın dibine yayıldı. Heybeyi indirdikten sonra eşeği de serbest bıraktı. Bir tarafta azık çıkını, bir tarafta çantası. Sırtını taşa dayadı. Gözlerini meçhul bir noktaya dikerek öylece bakakaldı. Şu yayla çocuğu Sami. Henüz on dört on beş yaşlarında. Zayıf yapılı, orta boylu. Gözleri irice, yanakları; sabahın soğuğunu, öğleyin sıcağını yiye yiye esmerleşmiş, yer yer kelleşmiş. Elinizi yüzüne değdirirseniz daha iyi anlarsınız. Sami, nasıl çileli bir genç olduğunu anlaması için sevdiği kızın, o kağıt mendil hafifliğindeki ellerini yüzünde gezdirmesini hayal etmiştir hep. Olmayacak, olamayacak bir şey olduğunu bile bile. Nasır bağlamış şu kararmış ellerinden tutmasını ve gül kırmızısı yanağına götürmesini… Sami bunları hayal ederken acı acı gülümsedi. Ondan çok uzaklardaydı. O, okula başlamış olmalıydı. Acaba kendisini aramış, göremeyince etrafına sormuş muydu  Sami nerede diye. Ne önemi vardı ki. İşte gerçek bütün çıplaklığı ile ortadaydı. Güz mevsiminde temin edilmesi gereken zahirelik ancak Sami’nin çobanlığından gelecek para ile denkleştirilebilecekti. Nurettin bu sene gurbete de çıkmamıştı. Şu küçük yaylada birkaç dönümlük yerde yetiştirilecek soğan, patates, kayısı, salatalık, domates vb. ile bütün ihtiyaçlar nasıl karşılanabilirdi? Sami çalışmalıydı. Hatta bir akşam Nurettin, çok emin bir tavır ile Sami’ye:

 

-“ Bak oğlum bu şekilde seni okutmam mümkün değil. Birlikte çalışır, para biriktirir, hatta sana dükkan bile açarız” demişti. Sami bu teklife hiçbir şey dememiş sadece, bu gencecik hali ile bunun ne kadar boş bir fikir olduğunu düşünmüştü. Derken  duyguları galeyana geldi, hemen deftere uzandı ve bir şeyler karalamaya başladı. Tam zamanıydı.

 

Neredesin ey sevgili!

Gel derdime ortak ol.

Al götür beni buralardan,

Kardelenim ol.

 

Sonra canı sıkıldı. Kendi kendine kızdı. Aşk meşk zamanı değildi. İşte, okullar açılmış ancak sürüyü Kasım ayına kadar yaymak üzere anlaştıklarından  liseye kaydını yaptıramamıştı. Babasının yaptığı teklifi tekrar hatırladı. Sonra okumadığı taktirde amele olarak geçireceği zamanları… daha fazlasını düşünmek istemedi. Gözleri nemlenirken, nedendir bilinmez avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Ne dediğini bilmiyordu. Söylediği şeyler ilmek ilmek boğazına örülmüştü. Bağırmalar, Say’da yankılanıyor, Sami’ye geri dönüyordu. Çoban değneği elinde elleri havada öylece kalakaldı. Sonra, köpek havlamaları ile kendine gelebildi. Yüksek sesi duyan Saccağızın çoban köpekleri Sami’ye doğru hızla yaklaşmaktaydılar. Duruşunu hiç bozmadı. Köpekler iyice yaklaşmışlardı. Kendinden zoru olan bu genç, hiç hareket etmeden öylece duruyordu. Saldırmaya cesaret edemediler. Geldikleri gibi geri dönerlerken bazen aniden durup  arkalarına bakıyorlar ancak O, hareket etmeden dimdik duruyordu.

 

Çömeldi, kayanın gölgesine sığındı. Sonra gözlerinin yavaş yavaş kapanmasına engel olamadı. Elinde değneği olduğu halde kafası yana düşmüştü. Uyuyordu…

…………………………………………………………………………………..

 

Uyandığında öğle vakti gelmişti. Hızlıca doğrularak hayvanlara baktı. Bir gölgeliğe sığınmış, yatıyorlardı. Kendisi de azığını çıkardı. Çökelek, domates ve salatalıktan oluşan öğle yemeğini yedi. Sonra Çalı Dere’den getirmiş olduğu suyu doya doya içti.

…………………………………………………………………………………….

 

Artık geri dönüş zamanı gelmişti. Sürüyü toparladı ve her zamanki güzergahtan yola koyuldu. Kel Taş’ın ve Alıç Ağacı’nın önünden yine geçtiler. Sami her geçişte olduğu gibi Alıç Ağacı’na uzun uzun baktı. Akşamın serin yeli, yavaş yavaş eserken Alıç Ağacından uğultular çıkıyordu. Bodur kalmıştı, kıraç arazide yalnız kalmanın bütün asabiyetini üzerinde taşıyordu adeta. Meyvesi bile kekreydi. Kuşlar dallarında fazla kalmıyor, kaya oyuklarını kendilerine mekan tutuyorlardı. O yalnız zamanların ağacıdır. Uzun, ıssız yollarda da onlardan görebilirsiniz. O, kırlarda belki de bir ümittir. Lütfen, bakın ve selam vererek geçin.

…………………………………………………………………………………..

 

Çalı Dere’den geçerken o pınar suyundan testiyi doldurmayı ihmal etmedi. Evlere yaklaşırken inekler, artık ezberlemiş oldukları yollardan ilerlemekteydiler. Elif ebe yine o telaşlı hali ile avluda dolaşırken Nurettin’in artık oturması yönündeki uyarısı üzerine bir köşeye çekildi. Sami, kendi ineklerini ve eşeğini ahıra soktuktan sonra girişte bulunan tandırlığın bir kenarına oturdu. Nurettin, Cuma Pazarından dönmüş, sinirli bir şekilde Fadime’ye güz salatalığını nasıl zor sattığından bahsediyordu. Evet salatalık satılmış, eve çay, şeker, tuz, sana yağı, birkaç paket kibrit, bir bidon gaz alınmıştı. Yetmez miydi? Yeterdi canım. İşte, bir hafta bilemediniz on günlük ihtiyaç böylelikle giderilmişti. Sonrası? Allah kerim…. Bu arada, evin büyük kızı Mine ocakta pişirmiş olduğu taze fasulyeyi hazırladığı sofraya servis yaparken Elif, Selim, Fatih arka arkaya oda kapısından çıkarak sofranın etrafına yayılmaya başladılar. Dışarıda çekirge seslerinin duyulmaya başlanması akşam olduğunun habercisiydi. Fadime, gaz lambasını yakıp duvardaki yerine astıktan sonra Nurettin’in talimatı ile horanta sofraya yanaştı. Kaşıklar bir sahana sallanmaya başlamıştı. Elif Ebe, horantadan biraz ötede kendisi için verilen sahanda yemeğini yiyordu.

………………………………………………………………………………….

 

Pazardan dönülür de yemekten sonra Gürün Pazarından alınma o mis gibi kokan kavun yenilmez mi? Yenilir tabii ki. Bizim horantada öyle yaptı. Kavun bir güzel yendikten sonra her zaman olduğu gibi Nurettin’in akşam çayı servisi de hazırlanmıştı. Ancak, Sami çaya kalmadı. Biraz da babası ile yeni bir okul muhabbeti yapmamak için odaya geçti ve ışığı odayı dolduran Dolunayı pencereden seyre daldı. Ne kadar güzeldi. Acaba sevdiği de Ay’ı seyrediyor muydu? Sevgilisini, şu Dolunay’ın saçtığı ışık demeti altında hayal etti. Ne kadar saf ve temizdi. Hep öyle kalmasını diledi.

 

“Dolunayım, canım, bir tanem.

Biliyorum,

Sana uzanıp, dokunamam.

Ama

Işığın bana yeter, ışığın bana yeter”

 

Diye mırıldanırken, mahcup bir şekilde kafasını pencereden çevirdi. Yatağını serip uzandı. Göz yaşları kulak memelerine kadar uzanmıştı. Gözlerini tavana dikmiş öylece bakıyordu.

 

Çobanlık…?

Okumak…?

Sevgili…?

 

Bu sorular kafasında gelip giderken bir gün o sınıfa gireceğini ve sevdiğine “Ayışığım” diye sesleneceği günleri düşündü. Bu kez acı acı gülümsemedi. İçinde ümit tomurcukları yeşerdi. Sağına döndü. Dışardan baykuş sesi gelmeye başlamıştı. Elif Ebe’nin içten duaları odayı kaplarken O, çoktan uyumuştu.

…………………………………………………………………………………….

 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

Hidayet Takcı { 19 Haziran 2007 09:00:43 }
Çok şükür sitemizde öyle güzel hikayeler ortaya çıkmaya başladı ki artık öğretmenlerimiz derslerde bu hikayeleri okutabilirler diye düşünüyorum. Özellikle de Yunus abimiz tarafından kaleme alınan bu yazı kesinlikle edebi değeri oldukça yüksek, içerik olarak gayet hoş bir yazı. Yazarı tebrik ediyorum. Ayrıca yazıya konu olan kişinin çobanlık yıllarında hayalini kurduğu şeylere sonradan kavuştuğunu düşünüyorum. Saygı, sevgi ve selamlarımla.
suna emre { 14 Haziran 2007 15:13:40 }
yorumun yarisini yazdim yanlislikla enter yaptim:)
ne diyordum;Abi,diyecegim O ki bildik bir hikayeyi,yada bildigimizi sandigimiz bir hikayeyi öylesine baska bir gözle anlatmissin ki,üc boyutlu gözlükle sinemada sahane bir film izlemek gibi bir sey olmus...Gercekten sizin gibi agabeylerimizden,ögrenecek cok seyimiz var.
Umud ediyorum ki,Sami Abi de en kisa zamanda
aramizda olur.
Selamlar...
Diğer Sayfalar: 1. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Sizce Gürün Belediye Başkanlığı seçimini kim alır?
Ak Parti adayı Feyzullah Arslan
MHP adayı Nami Çiftçi
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun1030 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI