Zamanın, günlerin koynuna akıp gittiği, ip ince destanlar gibi usul usul kucaklar Sivası Taşhan.
TAŞHAN
Zamanın, günlerin koynuna akıp gittiği, ip ince destanlar gibi usul usul kucaklar Sivas’ı Taşhan. Birbirini dillendirmekten utanan sütunlar, mahşeri bir sırrı saklarlar sanki. Yüreğin taşla amansız şiiri, beyhude rüyaları prangalar soğuk suyun başında. Oda oda sıralanan, geçmişin sır küpü kemerler, anlayanı bir şerbet tılsımıyla selamlar koca bakışlarıyla...
Kalabalıklardan kaçanların, yüreği daralanların, suskunluğu bir şiir gibi heybelerinde taşıyanların sığınağıdır Taşhan. Motif motif kilimlerin dili, adeta bir manto gibi sarıp sarmalar insanı. Fokur fokur kaynayan nargileler, eksik olan zamanın musikisini tamamlarlar hünerlice.
Anlar, tömbekinin adam gibi adamlıklarına sığınır her fokurtuda. Dalgın gözlerde, dumanlar çekilir yüreğe ve yanar sineler derin iç geçirişlerle. Bir film şeridi gibi yaşanmışlıklar tüner dallarımıza. Bir anı, sonsuza dek uzatabilmenin imkansız kurgusu yapılır herkesten habersiz. Hayaller kurulur, sigaranın eğri büğrü dumanından ve gönderilir yâr’in taştan yüreğine... Gök kubbeye karışan çayın ince buğusuna, adı sanı bilinmeyen taş ustalarının, gönül kalemiyle oydukları, duvarlarda ki desenler eşlik ederler... İnsanların taşlaşmış yüreklerine söz geçiremeyenler, bir hamur gibi şekilden şekle sokmuşlar Taşhan’ın dört bir yanını. Usta eller, bazen de sevgiliye sitem gibi yana yakıla göz yaşıyla öğütmüşler zaman değirmenini. Her şekle dikkatlice bakıldığında, hepsinin hikayesi okunuyor gergef gergef nakışlarda. Bazısı yâr’e sitem, bazısı da cana sitem:
“Taş taş değil, bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın, söyle bu ateş senin
**
Bi katılıktır, dinamit söker mi yürekleri
Başın bi kez bu kalbe çarpmasın eyy taş senin”
Derin ah çekişlerin, sırlı suskunlukların, ne menem aşkların otağıdır Sultan Şehrin sığınağı. Kapıdan girer girmez kişilikler dışarda bırakılır usulcacık. Kimsin, necisin hiç kimseyi ilgilendirmez. Tarihin buram buram kokan gizemi, kişilikleri alır ve bir yılkının sırtında taş ülkesine götürür sanki. Üç taraftan, bir biriyle yarışırcasına esen serin hava, insanı peri masallarının baş kahramanı gibi konuk eder gönül senaryosunda. Yüreğimizde büyüttüğümüz çocukluğumuz, hemencecik iniverir pıtı pıtı yürüyerek. Büyümekten korkan yanımızı, taş gülüşüyle okşar ve kucaklar taş sıcaklığıyla Taşhan. Bazen de taşlığı tutar ve tüm kazma darbelerine göğsünü gerer. Sanki, vefasız bir sevgili gibi hiiiç aldırmaz insana. Öyle vefasız ki giderken arkaya bakmayan zalim zemheri gibi titretir adamın yüreğini... Dağlar da girse araya, eller de salsa sılaya, bir tek ölümdür insanı yâr’dan ayıran. O zaman sitem ikilenir gök kubbenin merhamet saraylarında. Biri Taşhan’a biri de vefasız sevgiliye:
“Ölüm sendedir bana, nedir taşlamak beni
Bana güldür çiçektir, attığın her taş senin
**
Sende mi taşla bir oldun eyy sevgili
İşitmez oldun beni kalbin taştan taş senin”
Taş ta atılsa, gül de atılsa, sevdadır deyip alı konulur gizlice. Yürek Ummanlarından, taş kervanlar bırakılır gönül dağlarına. Dantel dantel seyirliklere dalar, boyalı gözlerimiz. Zaman hiç ilerlemez onun koynunda. Ne içimizde ki çocuk çıkar, ne de dışımızda ki çıkar şehrin başı boş kalabalığına. Sop soğuk sütunların adamı kollayan esrarengiz duruşu, sanki bir yığın atlı gibi insanı güvene gark eder. Yağmurdan önce, feryat eden âvâre kırlangıçların öteye beriye can hıraş uçuşları, Taşhan’ı daha bir şiirleştirir insanın gözünde. Avanak ıslatanın, çisil çisil inişiyle Taşhan’ın cümbüşü tamamlanmış olur. O zaman çaylar bir başka iner buğulu buğulu küçücük masalara, o zaman bir başka siner ürkek ürkek güvercinler kovuklara...
Sivas bu, konuklarına Taşhan gibi bir sofrayı hiç açmaz mı?.. Gelenin geçenin yolluğuna, taptaze anıları hiç salmaz mı taşın şiiriyle? Daralan yürekler onla tımarlanmaz mı şafak sökende? Ya da sevgiliye katar katar turnalarla, taşa yazılmış sevda sözleri gönderilmez mi Taşhan’ın kollarından?.. Gönderilir hem de ılgıt ılgıt seher yeliyle. Gönderilir hem de delicesine, Sivas gibi, Deli Sivas gibi...
Yolunuz epeydir uğramıyor herhalde o gizem sarayına, çünkü göremiyorum sizi. Ya gözleriniz buğulanmıyor, ya da yüreğiniz sızlamıyor. Epeydir duyamıyorum sesinizi. Sahi, en son ne zaman uğradınız Taşhan’a?.. Ne zaman solukladınız duvarlarda ki nakış nakış türküleri?.. Ne zaman saldınız içinizde ki çocuğu pıtı pıtı, çeşmenin kıyısına?.. Ya da hiç dilek tutup, koca duvarlara en son ne zaman emanet ettiniz?.. Gelin, her şey tüm güzelliği ile sizi bekliyor. Nakış nakış duvarlarıyla, esrarengiz görkemiyle, ürkek güvercinleriyle, kıkırdak simitleriyle, yumuşacık yüreğiyle Taşhan sizi bekliyor. Tarihin, turnalarla bize gönderdiği bu taş şiirini okumaya var mısınız?.. Gelin, ben okuyorum... Hadi, sıranızı kaptırmayın...
Osman ÇELİK
Şehirlerin ruhu bu mekanlarda gizli olsa gerek. 1990 yılında bir aylık Sivas dershanesi maceramda ençok hoşlandığım yerlerden biri Şire Hanındaki çay ocağı diğeri de Taşhandı. Galiba eksik kalan yanlarımızdan biri de Sivaslı olupta bu mekanlara uzak oluşumuz. Bu da herhalde Gürün'ün veya Suçatımızın coğrafi konumundan kaynaklanmakta. Bu yazı Altıncı Şehir tadında bir yazı, Tebrikler