Mutlu olmanın, en keskin ve değişmez yolu; "mutlu olmak" kaygısından bütünüyle kurtulmaktır.
Mutlu olmanın, en keskin ve değişmez yolu; “mutlu olmak” kaygısından bütünüyle kurtulmaktır. Yani mutluluk için, mutluluktan vazgeçmektir. Genel itibariyle insanları mutsuz yapan şeyin, olaylar ve sonuçlardan ziyade, bu kaygının olduğunu gözlemlemekte ve düşünmekteyim.
Kişi bu kaygıdan arındığı müddetçe:
Özgür,
Mutlu ?!
Soylu
Dingin
Huzurlu
Ve yüce olacaktır.
Kişilerin mutsuzluk nedenleri, çoğunlukla, bir başkasının “mutlu olmak” için amacından sapmış aşırı ihtirasıdır. Bu “mutlu olmak” çabasıdır, dünyada savaşları, yıkımları, huzursuzlukları, tahammülsüzlükleri, kıskançlıkları, kısacası sosyal hayatı zedeleyen bütün olumsuz davranışların beslendiği kaynak.
Bu dünya hayatı ile ilgili beklenti ve tatminleri (mutlulukları), olayların ve yazgının getirdiği düzeyde bırakmak (şükür!) ve materyal alemle ilgili çabaları “erdem” çizgisiyle sınırlandırmak bizlere aradığımız evrensel barış ve huzura götürebilir. Fevkalade ütopik görünüyor olmasına rağmen, en gerçekçi ve uygulanabilir yaklaşımın bu olduğunu düşünüyorum. Zaten bütün dinlerde ortak payda sayabileceğimiz noktalardan birisi de, “mutluluğu” bu dünyada değil, sonrasında uyanılacak hayatta vaat etmesidir.
Çok şey beklememenin (kanaat), insanlara bütün beklentilerinden çok daha fazla tatmin getireceği, kısa bir matematiksel düşünceyle ulaşılabilecek bir gerçektir.
Birbirimizin hak ve hukukuna saygıyı, birbirimize kıymak zorunda kalmamak için göstermeliyiz.
Bu yaklaşım elbette ki yeni ve bana ait bir yaklaşım veya önerme değildir. Ancak burada dikkat çekmek istediğim şey bu düşünce ve yaklaşımın pratiğe aktarılmasında yaşanan kavram karışıklığı ve bu karışıklıktan kaynaklı uygulanamazlığı işaret etmek istiyorum. Şöyle ki:
Bu düşünceye, “kanaatkarlık, fedakarlık, paylaşım” yani kişinin kendinden bir şeylerden vazgeçtiğini ifade eden kavramlarla yaklaşmak ve tanımlamak düşüncenin felsefi tabanına hafif gelmekte ve zedelemektedir. Çok meşhur bir Nasrettin Hoca fıkrasını bu noktada hatırlamanızı rica edeceğim. Şu gölde boğulan cimri adam fıkrası. Ölmek üzereyken dahi elini vermekten imtina eden, ancak Hoca “ al elimi” dediğinde ikna edilebilen kimse. Bizlerde aşağı yukarı bu gölde boğulma tehlikesi anında bile “vermekten” hoşlanmayan kimseden pek farklı değiliz. Şimdi bu fıkranın anlattığı kıssanın ışığında:
Bu yaklaşıma, kendimizden bir şeylerden vazgeçtiğimizi ifade eden kavramlarla yaklaşıp/açıklayarak kendimizi ürkütmeyelim. Evet uzun acı tecrübelerden sonra evrensel barışı ve huzuru ancak “paylaşım” ile elde edebileceğimizi keşfettik. Ancak bu paylaşım meselesini kendimize hep bir şeylerden feragat etmek, kendimizle ilgili bir şeylerden vazgeçmek/azalmak gibi anlatıp, açıkladık. Bence bu tutumda yani paylaşmak fikri ve davranışında ne bir fedakarlık, nede bir azalma söz konusudur. Bilakis bir koyup bin almak ancak bu yaklaşımla elde edilebilir.
İnsanların özgürlüklerini her şeyden çok bağımlılıkları kısıtlamaktadır. Sigara tiryakisi bir savaş esiri ile sigara içmeyen bir savaş esiri arasındaki fark, aynı hücrede olmalarına karşın ne düzeyde olduğunu hesap ediniz. Sigara içen kişiye, aynı şartlar altında, esir düşmüş olmak elbette di diğerine oranla çok daha ağır gelecektir. Zira üzerine kapanan kapıların üstüne bir de kendi kendine edindiği bir başka köleliği, sigara bağımlılığı vardır. Bu küçük (belki de çok kötü) örnekten yola çıktığımızda, sanayi devrimiyle birlikte gelişen sosyolojik ve kültürel yapının bizi onulmaz bir tüketim canavarı haline getirdiğine ulaşabiliriz. Bura da konu “tüketim” değil, daha fazla tüketebilmek adına, insanları tüketmek davranışına bir çözüm aramaktır. Ve bu çözüm yeni kaynaklar değil, kaynakları doğru paylaşabilmektir.
Çocuklarımıza ve kendimize, paylaşımın ve kanaatin aslında bu dünyada yakalanabilecek en büyük zenginlik olduğunu, geleceğimize en güzel yatırımı bu vasıta ile yapabileceğimizi, buna yapacağımız yatırımın savunmaya harcamak zorunda kaldığımız onca kaynağı da gelişen aşamalarda tekrar bize bırakacağını anlatmalı/ anlamalıyız.
Bir tok için en büyük tehlike her zaman için, haddinden fazla aç olanlardır.
Ağız tadıyla tok bir hayat yaşamak için açları göz önünde bulundurmalıyız. Ve bunu o lanet açları düşündüğümüzden değil yine bilakis kendi selametimiz için yapmalıyız.
Paylaşalım
Çünkü bunda vermek değil, hep bildiğimizin aksine mükemmel bir almak vardır.
Saygılarımla.....
Mehmet Canib ÖKSÜZ
2007 / ANKARA
bunu yazan arkadaş acaba gerçekten mutsuz olmayı göze almış mıdır. yoksa sadece beylik laflar mı etmektedir.