Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

TASAVVUFUN DÖNÜŞÜ

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 17 Yorum | Okunma 3085 Okunma | Yazar Yazan: ebubekir | 16 Ocak 2011 11:09:27

Ebubekir Beyden bir yazı

TASAVVUFUN DÖNÜŞÜ

Tasavvuf İslam’ın batınıdır, zahiri ise şeriattır. Tasavvuf ihlâsı, takvayı elde etmektir, ihsan sahibi olmaktır. Kalbi gafletten uyandırmak, günahlardan arındırmak ve Allah(cc) ile huzur bulmaktır. Tasavvuf sahabelerin ve onların izinden giden Allah dostlarının yoludur. Aslı, sünnet-i Resulullah(sav)’a tam ittiba etmektir, zerre kadar sapmamaktır. Peygamber(sav) efendimizin bir hadisinde “Cenab-ı Allah her asrın başında bir müceddid-i din(dini yenileyici) gönderir” buyrulmuştur. Zaman zaman Müslümanlar İslamı yaşamada gaflete düşmüşler, ibadetleri zayıflamış, dünyaya daha çok meyletmişlerdir. Kalbi hastalıklar çoğalmış ve toplumda her türlü günahlar artmıştır. Nasıl ki geçmiş asırlarda insanların azması, hak ve hakikatten uzaklaşmasıyla kavimlere tebliğ ve terbiye edici olarak peygamberler gönderilmiş ise peygamberimizden sonrada yine insanları irşad edici, dini yenileyici mürşitler gelmiştir. Bu zatlar kıyamete kadar gelmeye devam edecektir. Her ne kadar bu asırda müceddid’in şahsı manevi olduğunu söyleyenler olsa da. On dört asır gerçek bir şahıs olarak gelen müceddidler nedense on beşinci asırda şahsı manevi olmuştur? Geçen asırda Müslümanlar çok büyük baskı ve zulümlere maruz kaldılar, iman ve amel noktasında zafiyete düştüler. Tüm İslam ülkelerinde dini yaşantı zayıfladı, Müslümanların canına, malına, namusuna, dinine ve vatanlarına saldırılar had safhaya çıktı, tam bir ölüm kalım savaşı yaşandı.

Bir taraftan Osmanlının yıkılışı ile Müslümanlar başsız ve hamisiz kalırken diğer taraftan Rusya’da komünist bir ihtilalin olmasıyla dinleri özellikle de İslam’ı yok etmek için milyonlarca Müslüman Türk’ün katledilmesi ve yirmi milyon Türk’ün Sibirya’ya sürülerek telef edilmesi ile tarihin en büyük vahşetleri yaşanmıştır. Topyekûn Türkistan illeri bir esaret kampına dönüştürülmüştür.

Uzun asırlar boyunca İslam’ın ikinci beldesi olan Türkistan’da yetmiş yıllık zulme rağmen İslam’ın nasıl ayakta kaldığını araştıran Rus asıllı bir Türkolog televizyonda; “biz gördük ki yeraltında teşkilatlanan tarikatlar vasıtasıyla İslamiyet ayakta kalmış” demişti. Tarikatlar asırlar boyu nasıl ki İslam’ın yayılmasında en büyük etken olmuş ise yine İslam’ın ayakta kalmasında da en büyük vesile olmuştur.

İhlâs ve takva sahibi olmayan ve hakiki imanı elde edememiş insanların en küçük bir baskıda korkarak kabuğuna çekilmesi hatta davasından vazgeçmesi hep olagelmiş şeylerdir. Bediüzzaman(ks)’ın söylediği gibi; “İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okuyabilir”. 28 Şubat döneminde görüldüğü gibi bazıları sessizce ortadan kaybolurken hakiki iman ehli ise faaliyetlerinden ve zikirlerinden asla geri adım atmamışlardır.

Tasavvuf bazen içeriden bazen de dışarıdan darbe almış ve asıl hedefinden uzaklaştırılmış, tasavvufun özünü kavrayamayan cahil ve maddeci anlayışın saldırılarıyla yok edilmek istenmiştir. Dini yıkmak isteyenlerin ilk hedefi tasavvuf olmuştur. Çünkü tasavvuf ehlindeki sevgi ve muhabbet İslam’ın ruhudur ve din bununla ayakta kalır.

1925 yılında ülkemizde çıkarılan bir kanunla tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Bu şekilde hukuk dışı bir alana itilen tasavvufi hayat toplumdan silinmeye çalışılmıştır. Ama bu gün daha iyi anlıyoruz ki bir kurumu kapatmakla ortadan kaldırmak mümkün olmuyor.

Bediüzzaman’a göre “bazı firakı dalle(dalalet fırkası- sıratı müstakimden ayrılanlar) tasavvufun inkârı tarafına gitmişler kendileri mahrum kaldıkları o envardan(nurlar), başkalarının da mahrumiyetine sebep olmuşlardır. Bir kısım ehl-i sünnet ve cemaatin zahiri uleması ve ehl-i sünnet ve cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i tarikatın içinde gördükleri bazı su’-i istimalatı(görevi kötüye kullanmak) ve bir kısım hataları bahane ederek, o hazine-i uzmayı(en büyük hazine) kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi ab-ı hayatı(hayat suyu) dağıtan o kevser menbaını kurutmak için çalışıyorlar. Âlem-i İslam içindeki kardeşliğin inkişafına(gelişmesine) en birinci, tesirli ve hararetli vasıtası olan tarikatlar aynı zamanda âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyyenin, nur-u islamiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i islamiyeden bir kal’asıdır. İstanbul’u beşyüzelli sene Hıristiyan âleminin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul da beş yüz yerde fışkıran envar-ı tevhid(tevhid nurları) tekyelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i ilahiyeden(Cenab-ı Hakk’ı tanıma) gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cuşu huruşlarıdır(coşkunluk).”

İşte ehl-i tasavvufun bin dört yüz senedir Müslümanların hayatındaki bu önemli fonksiyonunu kimse yok edememiştir. Çünkü İslam âlimlerine ve ariflere göre onların yolları, yolların en güzelidir. Sünnet-i Resulullah’tan kıl kadar sapmayan Allah dostlarını seven, destekleyen ve onların sevgisini insanların kalbine koyan Allah tır. Bu gün Türkiye de en popüler alanlardan birisi beklide birincisi artık tasavvuftur. Bazı farklı meşreplerdeki Müslümanlar bile tasavvufa büyük ilgi duymaktadırlar.

Başlarında kâmil bir mürşid bulunduran bazı tasavvufi ekoller çok hızlı bir şekilde hizmet ve irşad ağını geliştirmektedir. Hizmetler okyanusları aşmış, hemen dünyanın her yerine ulaşmıştır. Halkın bozulması âlimlerin bozulmasıyla olmaktadır. Türkiye de ve yabancı ülkelerdeki gerçek âlim ihtiyacını karşılamak ve halkı bozuk akımlardan koruyabilmek için hem Türkiye’de ve hem de Avrupa’da açılan medrese ve enstitülerde yüzlerce âlim yetiştirilmektedir.

Birçok dilde yayınlanan onlarca derginin yanında radyolar, tv kanalları ve yüzlerce tasavvufi kitabın piyasayı doldurması da tasavvufa olan ilgi ve eğilimin hızla arttığının en büyük göstergesidir.

Sadatlar’ın bazı il ve yurt dışı ziyaretleri çok büyük izdihamlara ve manevi fetihlere vesile olmaktadır. Uzak doğudan ve Afrika’dan bile Türkiye’ye mürşid ziyareti için kafileler düzenlenmektedir. Hafta sonları yapılan ziyaretlerde kalabalıklar beş on bin kişiyi bulmaktadır. Son yıllarda ilgi gösterenlerin tamamına yakını gençlerden oluşmaktadır. Toplumun her kesiminden insanlar âlimler, cahiller, öğrenciler, hastalar, esrar- eroin ve içki mübtelaları gibi milyonlar yeniden tutuşturulan Yesevi ocaklarına koşmaktadır. Artık Türkiye de sadatlar’ın mekânı ikinci Kasr-ı Arifan olmuştur. Bin yıl önce bu topraklara gönül erbabı dervişler tarafından çalınan sevgi ve marifet mayası yeniden çalınmıştır.

Gerçek mürşitler hiçbir zaman medyatik olmazlar. Onlar medyada değil insanların gönüllerinde yer bulurlar. Şöhret afettir ve şöhrete yönelik, riyakârane bir tavırda asla bulunmazlar. Onlar devlet ricali ile de beraber olmaktan hoşlanmazlar. İslam’ın izzet ve şerefini muhafaza ederler. Onların destekçileri medya değil Allah ve Resulüdür.

Artık iman ve amel noktasında büyük bir zafiyet içerisinde bulunanlar ve hatta yaptıkları ibadetlerle bir türlü itminana ulaşamayan ve bunun acısını kalplerinde duyan her kesimden insanlar koşarcasına kâmil zatların dergâhına gitmektedirler. Milyonlarca insanı bu zatlara götüren nedir? Bunlar kimseye davetiye göndermezler ama her an dünyanın her yerinden dertlerine derman arayan insanlar gelip giderler. Çünkü Allah dostlarında ilahi aşktan, marifetten kaynaklanan cazibe ve heybet vardır. Onlar insanların gönüllerini cezbederek, kalplere hükmederler ve insanların kalplerine girerler. Allah(cc)da insanları dostlarına, vesilelere sevk eder.

Zaman ahir zamandır ve bu zamanın evliyasının tasarrufu çok daha kuvvetlidir. Bu zatlar daha büyük ilahi destekle desteklenirler. Bu zamanda bu zatlara olan ihtiyaç her zamankinden daha çoktur. Zira bu devirde kalplerde her türlü hastalık neşv-ü nema bulmuş, nefisler azdıkça azmış ve fitneler her tarafı sarmıştır. Bu nedenle ihtiyaç ne kadar çok ise ilaç da ona göre ayarlanır.

 | Puan: 7 / 3 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

yıldıray şimşek { 26 Ocak 2011 18:02:14 }
sevgili ebubekir bey;

ben sadece zirai projeleriniz hakkında bilgi almak için yorum yaptım. kendimce bu yorumlarımın lüzumsuz tartışmaya mahal verdiğini zannetmiyorum. Bunun yanında .çünkü projeler sizin. lüzümsuz olsaydı siz yazmadınız.   takdiri size bırakıyorum. tek yanlı ve tek bir kaynak kökenli tek fikirli kaynaklara dayalı olarak yapılan kısır tartışmaları hiç katılmamam. çünkü ortaya güzel bir resim çıkmıyor. Sizde bunu zaten keşfetmişsiniz bu çok sevindirici bir olay. Mustafa beyin yorumuna verdiğiniz cevapla .

"mustafacığım sana bir çift sözüm daha var. Sen nemalanmaktan bahsediyorsun ve istisnalarını ayırmadan tüm mürşitleri zan altına alıyorsun. Bu yaptığın hiç hoş değil. istisnaları elbette var. İstismar eden, menfaat sağlayan sahte şeyhler olmuştur. Ama kimseyi ayırmadan hepsini itham etmek çok tehlikelidir, bilesin. "    

evet sizin dediğiniz gibi   ama kimseyi ayırmadan tüm bir meslek kesimini /kesimlerini ayirmadan hepsini itham etmek çok tehlikelidir.

bu güzel sohbeti sizin bu güzel sözünüzle bitirmekte güzel olur.

saygılarımla
ebubekir gür { 26 Ocak 2011 12:07:47 }
Yıldıray kardeşim elbette ki kasabamız için bir şeyler yapabilmeyi çok istiyoruz ama genelde fazla bir gelişme olmuyor.Ancak konuşuyoruz, eyleme dönüştüremiyoruz. Bu hepimizi ilgilendiren bir konu. Kasaba ile ilgili her proje maalesef aynı akıbete uğruyor. Bunun nedenlerini tartışıp çözüm yolları aramak lazım. Elmalarımızla ilgili olarak üniversitedeki arkadaşlarca hazırlanan proje kabul edilmiş durumda. Bu proje sadece bizim elmaları değil farklı bölgelerimize ait çeşitleri de kapsıyor. En azından kendi çeşitlerimizin kimlikleri çıkarılacak. Başka çeşitlerle akrabalığı varmı yokmu tespit edilecek.Daha sonrada içlerinden ümitvar görülenlerin ıslahta kullanılmaları ve tescili yoluna gidilecek.Kapari konusunda ise fazla yapabileceğim bir şey yok. Bu konuda yerel resmi kurumların, meslek kuruluşlarının, stk'ların ön ayak olmaları lazım.Kapari fidanı üretmek mesele değil.Birileri kasabada da üretebilir veya gerektiğinde uygun fiyata temin edilebilir. Aslında farklı alternatif bitkilerde önermek istiyorum ama pek iltifat görmeyince vaz geçiyorum.
Yıldıray kardeşim önceki yorumunuzda benim mesleğimden bahsettikten sonra aynen şöyle yazmıştınız."Bence insanlar bilgili oldukları konularda insanları aydınlatmalıdır." Buradan "galiba daha ziyade mesleki yazılar isteniyor" diye düşündüm ve bende sana"sen ziraattan bahset, tasavvufu ehline bırak” demek istediğini zannediyorum. Bir noktada haklısın" demişim. Burada sana hak vermem benim zannımın "sui zan"(kötü zan) değil " hüsnü zan"(iyi zan) olduğunu gösterir. Bunu yazarken gerçekten bu zannım sui zanmıdır diye düşündüm ve olmadığına karar verdikten sonra yazdım.Yine de nefsimi temize çıkarmıyorum.
Son parağrafta din ilmini okumuşlarla ilgili olarak yazdığım yorumu yanlışlıkla yazmadım. Biz bu kardeşlerimizle içiçeyiz, arkalarında namaz kılıyoruz. Geçenlerde yeni Diyanet İşleri başkanımız "imamların bir çoğunun besmeleyi bile doğru okuyamadıklarını" söyledi. Ben de genel manada bunların çok eksiklerinin olduğunu ve bazılarının da müçtehit imamların içtihatlarına itibar etmediklerini görüyoruz. Yani Türkiye deki resim çok iyi değil. Ama diğer taraftanda ilahiyat ve imam hatip okumuş olan milyonlar var. Şeyhleri bir tarafa bırakalım. Bu milyonluk ordumuz eğer güzel örnek olabilseler ve hizmet etselerdi durum böyle olmazdı. Bunu söylemek istedim. Bu konuda çok şey söylenebilir.Misyonerler neler söylüyor bilmiyorum ama bu bizim kendi yanlışlarımızı örtmemizi gerektirmiyor.Resmin düzelmesi için öncelikli olarak kendi içimize yönelmek sonrada gece gündüz çalışmak zorundayız. Bizlerin yaptığı gibi (bazen)lüzumsuz tartışmalar yerine herkes malını ve canını ortaya koyup yanyana aynı hedefe yürümeli. Selamlar.
yıldıray şimşek { 26 Ocak 2011 03:41:58 }
sevgili ebubekir bey;

bundan önceki yazılarınızda bir kapari bitkisinden söz etmiş o bitkiyi gürüne getirme çapalarını anlatmıştınız. daha sonra suçatı kasabasına ait yerel elma türlerinin genetik tür haritasını gelecek nesillere taşımak için erciyes üniversitesi zirrat fakültesindeki arkadaşlarınızla birlikte bir çalışma başlattığınızı anlatmıştınız. bunlarla ilgili gelişmeler hakkında bilgi vereçeğinizi yazılarınızda bahsetmiştiniz. amacım kuranın tarıma ve zirrate ne kadar önem verdiğini birde sizden duymaktı. Çünkü bir zirratçi olarak başarılı bir meslek hayatından emekli olduktan sonra kasabanıza olan sevginizi ve sahip olduğunuz mesleki bilginizi kasabanızın faydasına kullanmaya kalkmanız takdire şahan bir hareketti. Eğer hem kapari bitkisinin kasabamızda üretimini sağlayabilirseniz hemde kasabamızdaki yerel elma türlerinin genetik tür haritasını ortaya çıkartabilirseniz inanıyorumki gelecekteki nesil olan torunlarımız sizi şükranla anacaktır. Kolay bir iş değil ama bunu başarabileceğinizi biliyorum. Malumunuz üzere yazdığınız yazıya yaptığım yorumda   hiç bir zaman sen bunu yap yada şunu yapma amacım yoktu. Bu meyanda siz zanna dayanarak tahminde bulundunuz . Zanna dayanarak tahminde bulunmak tezkiye-i nefis ilmine'de aykırıdır. Bunu affınıza dayanarak yazıyorum.
Diğer taraftan aşağıdaki bölümü yine afınıza dayanarak yazdığınız yazıya yaptığınız bir yorumu ekliyorum. yorum aşağıda olduğu gibi size ait bir yazı.

"Hulusi kardeşim Türkiye deki resmin çok iyi olduğunu falan söylemiyorum. Elbette hiç iç açıcı değil. Ama burada herkesin sorumluluğu yok mu? Belki yüz bin tane görevli imam, binlerce ilahiyat okumuş, yüz binlerce de imam hatip okumuş insanımız var. Bu gün bunların geneli maalesef bir fayda vermediği gibi bazıları da müslümanın imanı ile oynuyor"

Ükemizde görevlendirilen hiristiyan misyonerlerin kullandığı ve çok da başarılı olduğu bir slogan bu.
Galiba bunu yanlışlıkla yazdınız.

saygılarımla

ebubekir gür { 25 Ocak 2011 14:55:48 }
Yıldıray kardeşim..benim ziraat tahsili görmem hiçbir zaman ziraattan veya bir bitkiden bahseden bir ayeti tefsir etmem için yeterli değildir. Benim araştırmadaki asıl çalışma konum zeytindi. Bu konuda çok şey söyleyebilirim. Ama Kur’anı tefsir konusu çok özel bir konu. Tefsir için âlimler on beş yirmi tane ilimde icazet sahibi olmak gerektiğini ifade etmişler. Bizim haddimiz olmadığı gibi çoğu âlimlerde bunu yapamazlar. Her şeyden önce Kur’an daki incelikleri ve Murad-ı İlahiyi de bilmek lazım. Ama ne hazindir ki bu gün her önüne gelen meal ve tefsir yapmakla ve bunlardan hüküm çıkarmakla meşguller. Allah muhafaza etsin..
Diğer taraftan da herkes bilgili olduğu konuda insanları aydınlatmalı derken “sen ziraattan bahset, tasavvufu ehline bırak” demek istediğini zannediyorum. Bir noktada haklısın. Ama herkese farz-ı ayın olan ilimler vardır ki bunlar; akaid, ahkâm ve tezkiye-i nefis ilmidir. Tasavvuf ise tezkiye-i nefis ve kalbi hastalıklarla ilgilenir ve insanların ahlakını güzelleştirmeyi hedef alır. Buradan hareketle bu ilimleri tahsil etmek ve bunlarla amel etmek bir ziraatçı için gerekli olduğu gibi bir asker içinde gereklidir. İnsan kendisine hangi mesleği seçerse seçsin mutlaka ve en iyi bir şekilde herkesin bilmesi gereken dinimizdir. İnsanın bildiği bazı güzellikleri de başkalarıyla paylaşmanın ve bu nimetten başkalarının da istifade etmesini arzu etmenin sakıncalı olmadığını düşünüyorum. Selamlar.
yıldıray şimşek { 24 Ocak 2011 16:57:38 }
sevgili ebubekir bey;

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu Kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir. (Nur Suresi, 35)

bu ayeti size sormak isterim. bir zirrat mühendisi olarak bu ayeti bizlere en iyi anlatacak kişi sizsiniz. Bence insanlar bilgili oldukları konularda insanları aydınlatmalıdır. bu ayeti engin mesleki bilginizle bizlere yorumlarsanız. sevinirim.
saygılarımla
ebubekir gür { 23 Ocak 2011 18:17:50 }
Hidayet kardeşim böyle uzun yorumlar yazmaktan bende hoşlanmıyorum.Ama bu sitede tasavvuf hakkında yorum yazanlara hep toptancı olmamalarını, sezarın hakkını sezara vermelerini, her tasavvuf ehlini aynı kefeye koyarak suçlamalarının yanlış olacağını,bu günde hakikat ehli olanların olduğunu ifade etmeye çalıştım. Ama her seferinde aynı doğrultuda yorumlar yapıldı. Bu yorumlardan Allah dostlarının incindiğine inanarak bende inciniyorum.Bu haksız yorumları kabul etmiyorum. Bir Allah dostu; "şeyhini incitendedn sende incinmezsen köpekler senden daha iyidir" buyuruyor.Ben ne hikmet nede hakikat ehli olmadığım için yorumlardaki bir kelime yada bir cümleyi yine bir cümle ile düzeltemeyince yorumlar uzayıp gidiyor.
ve Hidayet kardeşim yıllarca açıkca ifade ettiğim halde malesef size de anlatmam mümkün olmamış. Bu sayfadaki yorumlarda yine aynen kabul ve iman ettiğim Bediüzzaman'ın sözünü yazarak "herkesin kendi yolunu en doğru yol olarak görme hakkı olduğunu ama tek doğru yol olarak görme hakkı olmadığını" hep ifade ettim.Ben hiç bir zaman tasavvufun tek doğru yol olduğunu ifade etmediğim gibi tam tersine ehli sünnet inancındaki tüm cemaat ve tarikatları aynı şekilde doğru yollar olarak kabul ve ifade ettim. böyle bir şeyden de Allah'a sığınıyorum. Benim bu konuda bundan başka bir inancım yoktur.En doğru yol olarakda tasavvufu görüyorum vesselam. Selam ve dua ile...
Hidayet Takçı { 22 Ocak 2011 12:26:59 }
Saygıdeğer Ebubekir Bey,

İnandığınız doğruları, uzun uzun yorumlarla bizlere bıkmadan usanmadan anlatmanız takdire şayan ama inanın onları başta biz değerlendirme maksatlı okurken sonra da sanırım yorumlarınızı merak eden kişiler okurken yoruluyor. Benim sizden ricam yorumlarınızı biraz daha kısa ve öz yapabilir misiniz.

Bir diğer konu ise, yazılarınızı eleştirenler dahil, birçoğumuz tasavvufa sempati seviyesinde bile olsa ilgi duyuyoruz. Düşüncelerimiz tabi ki farklı olabilir çünkü her birimiz farklı kaynaklardan bilgileniyoruz. O yüzden tek bir fikri veya yolu tek doğru gibi gösteren yorum ve yazılar sanırım yanlış algılanıyor.
ebubekir gür { 21 Ocak 2011 09:54:35 }
Mustafacığım, güzel kardeşim.. biz farklı bir şey söylemiyoruz. İmam-ı Gazali hz.leri ve diğer alimlar bu hadisi şerifdeki fırkayı naciye olan kurtuluş fırkasının ehl-i sünnet olduğunu ifade ederek diğer yetmişiki fırkanın ise kimler olduğunu tek tek yazmışlar. Dolayısıyla ehli sünnet olan yani sünni olan tüm gruplar tüm cemaatler, tüm tarikatler eksikleri yanlışları olsada fırkayı naciyenin birer ferdidir.Çünkü aynı inancı paylaşmaktadırlar ve özde bir ayrılık gayrılık yoktur. Mezhepler ve cemaatler teferruatı oluşturur.Ve benim bildiğim hiç bir ehli sünnet cemaatte fırkayı naciye sadece biziz, diğerleri bozuktur demiyor. Sadece bazı siyasetciler geçmişte kendinden olmayanları batıl olarak görüyorlardı. Bunun dışında cemaatler arasında böyle bir problem yok. Birbirlerine karşı önyargılı davranan ve birbirlerinin aleyhinde olanlar varsa onlarda vebal altındadırlar. İslam kardeşliğini zedeleyen bu tür davranışlar emmare nefsin hilesidir.Hepimiz günahlar işleyip yanlışlar yapıyoruz. Önemli olan günahkara değil günaha buğzetmektir.Eğer cemaat ve tarikatlar Allah için, ihlas ve samimiyetle hizmet ediyorlarsa aynı amaçla hizmet etmeye çalışan ve hizmet noktasında birbirlerinin yükünü hafifleten diğerlerini hased edip dedikodusunu yapmak yerine şükran ve muhabbet duyarak sevinmelidir. Arada kardeşliğin gelişmesi, muhabbetin oluşması, kinin, buğzun ve hasedin olmaması için Allah dostları kamil mürşidler; "başka şeyhlerin müridleriyle beraberken onların şeyhlerinin sohbetini yapınız" diye buyurmuşlar. Hep ben, hep benim şeyhim, hep benim cemaat önderim yerine başkalarınıda takdir etmek ve kucaklamak gerekir. Burada en büyük görev liderlere düşmektedir. Yoksa alt tabakada nefisleriyle boğuşan mensuplar daha ziyade bu işi içinden çıkılmaz hale getiriyoruz.Hizmetleri sırf Allah rızası için yapanlar arasında hiç bir problem olmayacaktır. Selamlar.
Mustafa Boğa { 20 Ocak 2011 23:28:13 }
Sevgili kardeşim,bu işi fazla uzatmıyacağım.Hz.peygamber Ebu Hureyreden rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur''''..Ümmetim yetmiş üç fırkaya (gidilen yol) ayrılacaktır.Kurtuluşa eren fırka(Fırka-i naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka cehenneme girecektir.'''' buyurmuşlardır.Hz. peygambere sormuşlar bunlar kimlerdir.''''benim yürüdüğüm yola ve bu yoldan beni takip eden ashabımın yoluna uyanlardır''''buyurmuştur.Ebu davut-tirmizi.Güzel kardeşim şu anda herkes benim yolum hah tam bu yol diyorda,bu yola gidenler yan tqarafdaki yolları çıkmaz sokak o yol diyor.Hemde dikkat buyurursanız hep bu türlü yollarda gidenler ne hikmetse bir birini bombalıyor,birbirleriyle savaşıyorlar.Bakınız İslam dünyasına.bakınız geçmişteki Mezhep savaşlarına.sayamadığımız kadar mezhepler,tarikatler var,hiç biriside kendisini islam dışında saymıyorlarki.Öyle mezhepler,öyle tarikatler vardırki bunları nasıl İslam altında toplayalım.kendini toparlayıcı görenleride görüyoruz,bu arada kadın tarikat liderleride gördük yanılmıyorsam bir gazetede okuduğuma göre.Uysakmı acaba? onların yaptıkları soytarılıktamı (cemaatler)İslam cemaatinin üyeleridir....Hiç bir zamanda kendimi mezhep ve tarikat düşmanı görmedim ammaa bazılarınıda herhalde hep beraber görüyoruz hemde ölçüyoruz,Nasıl model olduklarını...Allah hepsinede selamat versin,kalbine göre versin,...Selamlarımı yolluyorum.
ebubekir gür { 18 Ocak 2011 17:01:18 }
mustafacığım sana bir çift sözüm daha var. Sen nemalanmaktan bahsediyorsun ve istisnalarını ayırmadan tüm mürşitleri zan altına alıyorsun. Bu yaptığın hiç hoş değil. istisnaları elbette var. İstismar eden, menfaat sağlayan sahte şeyhler olmuştur. Ama kimseyi ayırmadan hepsini itham etmek çok tehlikelidir, bilesin. Yine Seyda hz.lerinin hayatını anlatan kitapda Taha Kıvanç yani Fehmi Koru yazısnın bir bölümünde Kenan Evren taarafından gökçeada'ya mecburi ikamete tabi tutulan Seyda hz.leri için üfürükçülük yaptığını söylediğini ama kendilerinin inanmadığını söyledikten sonra bir başkasının tanıklığı daha muteber olur diye Hıncal ULUÇ'un sözlerini aktarıyor.Sabah yazarı bakın ne diyor:
"Anılarının bir yerinde Evren sözü sürgündeki Şeyh Raşit Erol'a getiriyor. Üfürükçülük yaptığı gerekçesiyle Adıyaman'ın Menzil köyünde yaşayan Şeyh'i Gökçeadaya sürmüş. Başbakan Turgut Özal da Şeyh'in affını istemiş. Evren olmaz böyle şey. Şeyh olarak geçinen bu kişi üfürükçülük yapıyor ve bu yüzden dünyanın parasını kazanıyormuş. Üfürükçülük kanunende dinen de yasaklanmıştır" diyor.
"Ben o sırada Erkekçe dergisi genel yayın müdürüyüm. Şeyh'in ünü öylesine yayılmıştı ki arkadaşları Menzil Köyüne yolladık. Öğrendikleri ilginçti. Gerçekten Şeyh'in evi yurdun dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu. Özellikle içki, sigara ve kumarı bırakmak isteyenleri yakınları akın akın Şeyh'e getiriyorlardı. Anlatılanlara göre Şeyh bunların hepsini tedavi ediyordu, ama para almıyordu. Tüm ısrarlara rağmen maddi karşılık kabul etmiyordu"
"Arkadaşlarımız döndüklerinde "isterse milyarder olur ama kabul etmiyor diyorlardı."Bu da bizim bildiğimiz. Fehmi Koru devamla "bir dergi yöneticisi iki muhaabir göndererek işin doğrusunu öğrenirken, devletin başı, kulaktan dolma şikayetlerle idare ediyor ve "tarikatçı olduğunu bilseydim partisine izin vermezdim" diyor.İşte böyle Mustafacığım. Artık gerçeği biraz da siz görseniz diyorum. Selamlar
Diğer Sayfalar: 1. 2. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Gürün ve Suçatı'nın daha iyi bir hale gelebileceğine inanıyor musunuz?
Evet
Hayır
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun586 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI