Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SAKLI HAYAT

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 13 Yorum | Okunma 5816 Okunma | Yazar Yazan: osman | 05 Ekim 2010 16:24:28

Osman beye teşekkür ediyoruz...

SAKLI HAYAT

Saçım sarı ben bu saçı satarım

İstanbul postanesine mektup atarım

Mektubumun cevabı geri gelmez ise

Hasta olur hastanede yatarım”

 

Öğretmenliğimin daha ilk aylarıydı. Günlerin nasıl geçtiğinin, hiç farkına varmadan, çetelelerin çokluğunu hesaplıyordum her gece. Geçmekte inat eden gecelerde de, kitapların sıcaklığıyla yüreğimi ısıtıyordum. Yatmadan yarım saat önce, mutad olduğu üzere günlüğüme, o gün yaşananları kayıt düşüyor ve sonra uykunun ürkek tıkırtılarına bırakıyordum kendimi. Öyle ya, uzak bir köydeki öğretmenin hayatı, ancak kendisini ilgilendirirdi; ama yine de yazma tutkusunun hep esiriydim yıllardır.

İlçeye, epey uzaktı ilk görev yerim Ütükyurdu Köyü. Dağların ortasında, etrafı ormanlarla kaplı şirin bir köydü. Köyün ortasından geçen “Habeş Çayı”, coşkusunu hiç yitirmiyordu.

Salı günleri Zara’nın pazarıydı. Hemen hemen herkes, haftalık alış verişini yapmak için ilçeye iniyordu. Beni ilgilendiren köyün posta acentesi Akif Abi’nin pazara inmesiydi. Onun getireceği mektuplar, bir hafta içimi ısıtmak için yetecekti. Nitekim öyle de oluyordu. Akif Abi, mektuplarımı öğrencilerimle gönderir, beni de muhakkak akşam yemeğine çağırırdı. Utana sıkıla gitmek zorunda kalırdım. Gitmesem kırılacağından korkardım...

**

Günler, yalnızlığın en ateşli şiiriyle yakıp kavuruyordu benliğimi. Üniversite yıllarının hareketli günleri gitmiş, yerine; okul ile lojman arasında geçen bir hayat gelmişti.

Mutlu ve hüzünlüydü yüreğim. Sahi, neden mutluluk beraberinde hüzünleri de taşırdı anlayamadım. En sevinçli anlarıma, çıkınımda sakladığım hüzünler şahitlik ederlerdi. Ara iklim psikolojisi diyordum, yaşadığım ruh haline. Hüzün ile mutluluk arasında kalan bir psikoloji...

Aralık ayının ilk gününde, karın dağlara merhaba dediğini görünce tuhaf bir sevinç yayıldı içime. Kalkar kalkmaz kendimi dışarı attım. Ve, dünyaya seyri suluk eden bu muhteşem tiyatroya ellerimi açtım usulca. Karla beraber ev oturmaları başlamış, kapanan yolların ne zaman açılacağına dair rivayetler dolaşır olmuştu. Yolların kapanması, beni delice sevindirirdi. Kendimce oyunlar bulurdum, hayatımı renklendirmek için. Yolların kapanmasına, elektriklerin gitmesine hiç aldırmaz, saatlerce yağan karın altında delice dolaşırdım. Herkes biraz tuhaf karşılardı kışı sevmemi ama; ben umursamazdım söylenenlere...

**

Günler, bir birini takip ediyor ve ben yalnızlık şiirleri yazıyordum ajandama. Ramazan ayı, biraz köyü hareketlendirmişti. Herkes, sıra ile bir birini yemeğe davet ediyordu. Elbette, en başmisafir köylerinin öğretmeniydi. Yetmiş, seksen yaşındaki adamların başköşeyi göstermeleri, beni utandırıyordu. İftar sonu topluca teravih kılmaya gidiyor, ardından da yine gece çay içmesine toplanıyorduk bir evde.

Yavaş yavaş alışıyordum bu ilk görev yerime. İlk göz ağrısı derler ya, işte bu köy ilk göz ağrımdı benim...

**

Nihayet, sıkıntılı günleri bitiren gelişme, Akif Abi’nin sayesinde yaşanmıştı. Canıma minnet, sevindim göle atılan bu taşa.

(İsterseniz biraz bahsedelim öykü kahramanımızdan. Uzun müddet İstanbul’da yaşamış, hayatın çetrefilli yokuşunu görmüş biri. Ve günün birinde, elinin tersiyle iterek her şeyi, dönüvermiş köyüne. Irmağın kıyısındaki evinde, eşiyle sakin bir hayat yaşamaya koyulmuş. Hanımından da bolca Suşehri ve Sis hatıraları dinlerdim akşamları. Sakin dediğime bakmayın, muhakkak bir yolunu bulup hareketlendirirdi köyü. Çok sevdiği iki tane ördeği vardı. Akşamüzeri okulun oraya doğru ördeklere bakmaya gelir ve elinden hiç düşürmediği sigarasıyla beni selamlardı.  Kafasına göre hareket eder, kimseyi dinlemez bir yapıya sahipti. Misafiri hiç eksik olmazdı. Beni de muhakkak akşam yemeğine çağırırdı. Eşinin, kuzineli sobada yaptığı taze “kömbeleri” sanırım hiç unutamayacağım. İlk tanıdığımda karar vermiştim, saklı bir hayatı taşıdığına. Saklı bir hayat, saklı bir hayat...)

Köyde telefon sadece Akif Abi’nin evindeydi. Telefonu gelenleri, seslerdi ara sıra. Ama meşakkatli işti onun için, herkesi telefona çağırmak. Bu meşakkatten bunalmış olacak ki; İstanbul’daki köy derneğinden, bağıra çağıra bir hoparlör getirttirmişti.

 Köyün yüksek yerine diktirdiği direğe, onları bağlattı. Mikrofon düzenini de, telefonun tam yanına yerleştirdi. Artık telefonu gelenleri daha rahat çağırıyordu. Eline mikrofonu alıyor ve hiç durmadan anons ediyordu çağrı sahiplerini...

**

Beni de seve seve dâhil etmişti bu kervana. Telefonum geldiğinde, mikrofonu eline alıp zangır zangır köyü titretirdi:

“—Alo, alo, alo öğretmenin telefonu var. Alo, alo, aloooooo öğretmen nerdesin telefonun var.”

Koşa koşa beş dakika da oraya varırdım. Bazen de telefon gelmez, laflamak için çağırırdı. Âlem adamdı Akif Abi. Onun için bir eğlenceydi mikrofonla konuşmak. Şamata hiç eksik olmuyordu; yolları karla kapanmış bu orman köyünde... 

Köyün haftada yedi gün kapalı küçük bakkalı Kemal Emmi’yi de gülerek anons ederdi:

“—Alo, alo Kemal, Kemaaaaaalll, İstanbul’daki gızından telefon var. Gelirken de iki paket maltepe getir. Maltepeyi unutma, maltepeyi unutma...”

Lojmanın hemen karşısında oturan Zeycan Halayı da anons zincirine dahil etmiş,

“—Zeycan Zeycan ahırda mısın gız! Telefonun var. Geldin geldin yoksa daha çağırmam” diye bas bas bağırırdı. Zeycan Hala kulak kabartmış bir vaziyette, “Deli Akif’i kızdırmayım” diye söylene söylene yola revan olurdu.

Gülmekten kırılırdım, bu anonsları duyunca. Bazen de köye kızar, bağırıp çağırırdı mikrofonda. Eşinin memleketi Suşehri’ne birkaç günlüğüne gider, geldiğini belli etmek için teybe kaseti kor ve mikrofonu açıp millete dinlettirirdi. Hatta bir adım daha ileri gidip, Zaralı Halil'in türküleri söylerdi bütün ahaliye:

Kösedağı derler büyük manzara

Bir yanı Suşehri bir yanı Zara

Otur çiçekliye zülfünü tara

Durup eylenmeli burda bir zaman”

 

Günler biraz hareketlenmişti. Hatta, bazen keşke birinin telefonu gelse de, Akif Abi onu telefona çağırsa diye beklerdim...Köy ilçeye uzaktı, öteydi yalnızda ama değişik bir hareketi barındırıyordu içinde. Sanki büyük bir tiyatronun içinde gibiydim. Ütükyurdu Köyü koca bir sahne ve biz birer oyuncuyduk. Mustafa Hoca, Kaya Emmi, Ali Paşa Dayı, Zeycan Hala, Çavuş Abi, Osman Abi, Zübeyde Hala, Haki Abi, Maser Emmi ve daha niceleri…

**

Nedense hüzünlü hatıralar, hep beni bulur sevgili okurlar. Hiç kaçamam hüzün ormanlarından. Hele de saklı hayatlar yok mu, daha bir ilgimi çekerler. Alın size bir saklı hayat. Anlatayım da dinleyin...

Yine bir akşamüstü, sıkıntı ile lojmanın bahçesinde dolaşırken Akif Abi çıkageldi yanıma. Kısa bir hasbıhalden sonra, içeri buyur ettim onu. Sobanın üzerinde dakikalarca, ateşle söyleşen demliğin de çağrısına kulak vererek, çayı caba ettim demliğin içine... Tuhaf bir durgunluğu vardı yüzünde. Ağlamaklı ses tonuyla:

Hoca benim İstanbul’daki oğlan ağır hasta imiş, kendi ağzından bir mektup yaz da durumunu sor” dedi.

 Anlayamadım, tanımadığım birine nasıl mektup yazardım. Ama Akif Abi anlattı durumu. Oğluyla yıllardır küsülüymüşte, onun için bana yazdırıyordu mektubu.

Hay hay dedim. Zaten ben dayanamazdım ahlara. Öyle ya, zaten hayatım boyunca saklı hayatların gizleri hiç peşimi bırakmamıştı. Ve yazdım mektubu kendi ağzımdan hiç tanımadığım birine.

Derken onbeş, yirmi gün sonra cevap geldi uzaklardan. Ve mektup, bir köy öğretmenini kışın şiddetinde ağlatmaya yeterdi de artardı bile. Akif Abi’nin oğlu, bana döküyordu yüreğini:

Hocam, mektubuna ziyadesiyle sevindim. Ben çok iyiyim. Aman babam iyi olsun da ben önemli değilim. En kısa zamanda gelip ellerinden öpeceğim...” diye uzun uzadıya destansı bir hasreti anlatıyordu.

Mektubu okur okumaz soluğu Akif Abi’nin yanında aldım. Yazılanları aynen ona okudum. Ben okurken, o penceresinin altından geçen ırmağa bakıyor ve gözyaşlarını o çağıltılarla birleştiriyordu sanki. Köylünün Deli Akif dediği adam sanki gitmiş yerine müşfik bir baba gelmişti. Gözyaşlarını, koca koca nasırlı elleriyle sildikten sonra, hafif bir ezgiyi kaydetti yüreğime:

Meskenim gurbet eldir

Zindana hacet kalmadı.

Felek aldı intikamın

Kimseye hacet kalmadı.

Lülesi altın olsa

Susuz çeşmeden su içilmez.

Kendisi aslan olsa

Düşenin dostu olmaz.”

 

Bu ezgi hiç unutulmamak üzere ajandam da yerini almıştı çoktan. Öyle ya, hasbelkader kendi günlüğünün başyazarı, kaybetmemeliydi bu hatırayı. Bende kaydettim yaşananları. Sahi, herkesin bir öyküsü vardır değil mi sevgili okurlar? İyi ki herkesin bir öyküsü var. Yoksa saklı hayatları nasıl dillendirirdik yarınlarda...

 

                                                                                                  OSMAN ÇELİK

 | Puan: 10 / 22 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

Mustafa ERDEM { 09 Kasım 2010 16:08:01 }
Hocam yazılarına epeydir bakmıyordum. Buğun okudum. Yine gönul tellerini titretmişsin...
Zekai akbulut { 30 Ekim 2010 05:22:13 }
Geçmişte bir yaşanan olay gerçek yada hikaye.Güzel olmuş hocam anlatışınla.Bir an küçüklüğümü hatırladım gittim senin beni okuttuğun yıllara.Belki hatırlarmısın bilmem ama sabahın ilk ışıklarında yeni gelen öğretmen coşkusuyla coşan bazen sana en yakın dost olan bazende ormanlık arasınada kurulu olan ve her ders bittiği zaman kendini habeş çayının kenarında bulduğun o köy işte yolluyor sana selam...
yunus emre { 25 Ekim 2010 23:41:46 }
osman hocam merhaba...

selim'e de yazdım. yazıyı ilk okuyanlardan olduğumu söylemeliyim. ancak durup düşünerek birşeyler yazalım derken eyvah günler geçti, gitti. insanlara, insan hikayelerine özel bir ilginizin olduğunu biliyorum. hastane bahçesinde, anadolunun muhtelif yerlerinden gelmiş insanlara çay ikram etmenin başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?
...
bir yazının oluşmasında, tutulan bir günlüğün ne kadar önemli olabildiğini gösteriyorsunuz. çoğumuzun es geçtiği bir husus aslında...yaşanılan anın bütün ayrıntıları bu küçük gayretlerle nasıl da kalıcı hale gelebiliyor, görüyoruz.
...
evet hocam, resim, hele hele baston üzerinde elin duruş şekli amca hakkında epey bir bilgi veriyor. "ben bilirim" havasını kendine güven de besliyor tabiiki. ancak bu dik duruşa rağmen incecik bir yüreğe sahip olabilmek, bir göz yaşı dökebilmek insanımıza mahsus bir özellik olsa gerek. insan hikayeleri, adeta hayatı anlamanın, yorumlamanın ve yaşanılabilir şekle sokmanın bir numunesidir bana göre. ve bu yönüyle de çok önemlidir. ancak bunun için dedim ya incecik bir kalp gerek ki sizin kalbiniz de aynen böyle ki hep hassas, hep titrek bir uslupla işliyorsunuz konuları. hocam, bu hassasiyetin menbaı nedir? kısacası sivas'lı olmak mı?!!
...
Tahsin İnceöz { 21 Ekim 2010 15:50:12 }
Hocam ağlattın valla beni.Yeni öykuyü sabırsızlıkla bekliyorum.
SUÇATILILAR sizi de tebrik ederim siteniz güzel.
NAZMİYE { 18 Ekim 2010 22:14:27 }
sonu bu kadarmı? öykü çok güzel ama sonu beni tatmin etmedi.saygılarımla
Saime { 18 Ekim 2010 15:53:36 }
OSMAN BEY
İyi yazıyorsunuz...Kitabınıza ulaşmak isterim.Bir kaç meil attım ama sanırım bakamadınız.                          
                                         Saime BULUT
hakan { 17 Ekim 2010 14:44:13 }
Anadolu bu hocam her şeyimiz bizim güzeldir. güzel hikaye valla.
Habip BEDİR { 11 Ekim 2010 15:27:11 }
Osman abi eline sağlık güzel bir yazı olmuş.İnsanın yapısında ne varsa dışa yansımasıda aynıyla oluyor.Mesala bazıları için köyde öğretmenlik yapmak çekilmez bir çile olarak ifade edilir,bazıları da içlerinde ki sevgiyi şairane uslüp la birleştirerek umut sunar insanlara...
Hidayet Takçı { 09 Ekim 2010 12:58:29 }
Sakin bir zaman aradım, uzun bir aradan sonra gelen güzel bir yazıyı okumak için. Haftasonu ilk işlerimden birisi bu yazıyı okumak oldu ve iyi ki de okumuşum. Hocam ne güzel bir köy yazısı bu. Ne güzel bir saklı hayatın gizeminin ortaya döküldüğü bu yazı.

Evet, birşeyler saklı kalmamalı, günlükleriniz saklı kalmadığı için ve akif amcanın hikayesi saklı kalmadığı için hayata dair bir şeyler daha öğrendik hepimiz. Sizin kaleminize sağlık, akif amca ve onun oğlunun dargınlığı gibi dargınlık yaşayanlara da güzel günler diliyorum.

Sağolun, var olun ...
nagihan { 08 Ekim 2010 12:28:55 }
bu öykude geçen kahramanın yaşayıp yaşamadığını merak ettim. Buna benzer yazılar bence çok öğretici oluyor...
Diğer Sayfalar: 1. 2. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Sizce Gürün Belediye Başkanlığı seçimini kim alır?
Ak Parti adayı Feyzullah Arslan
MHP adayı Nami Çiftçi
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun834 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI