
Yunus Emre ağabeyimize teşekkür ediyor, yeniden başsağlığı diliyoruz. SuçatıHABER...
ANNEMİN VEDASI
Akşam vakti… İçimde tarif edemediğim sıkıntıları yaşarken telefon çaldı. Abim, hüzünlü bir ses tonuyla annemizin sol taraftan felç geçirdiğini ve üniversite hastanesinin acil servisinde yatmakta olduğunu söylüyordu. Fazla bir şey konuşabildiğimi hatırlamıyorum. Oturdum, öylece kalakaldım. Anam, Lütfiye Kadın, sen de rahatsızlanıp, hastaneye düşer miydin? Yiğitlik buraya kadar mıydı? Nihayetinde senin de etten ve kemikten bir varlık olduğunu, diğer insanlarınki gibi strese maruz bir kalbin olabileceğini düşünememişiz, heyhat!
Doğal olarak hemen annemi ziyaret etmeliydim. Ertesi gün yoldaydım. Bacımla sürekli telefon irtibatı sağlıyor, annemin sıhhati hakkında bilgiler almaya çalışıyordum. Bir ara bacım, annemin iyi görünmediğini, bir an önce yetişmemi istiyordu. Bense mutedil olmasını, nihayetinde takdirin Yüce Allah’a ait olduğunu, canı bize onun verdiğini ve almaya da her an yetkisi olduğunu belirtirken, boğazımda kelimelerin düğümlenmesine hatta sessiz sedasız gözyaşlarımın damlamasına engel olamıyordum.
…
Yolculuk sonrası… abimlere vardığımda artık kendime hâkim olamayacak durumdaydım. Ağabeyimle sarıldık, ağladık. Evet, babam da iki sene evvel felç geçirmişti ancak annemizin bu şekilde hastalanması bizi ziyadesiyle etkilemiş olmalı ki daha bir duygu dolu hale gelmiştik. Çok geçmeden hastane yoluna düştük. Bacımı da aldıktan sonra üniversite hastanesinin acil servis katına çıktık. İçeri girmek ve hasta ile görüşmek bayağı sıkıntılı… Neyse artık içerideyiz. Annem, işte orada. Başına bone geçirilmiş, gözleri kapalı dalgın, boncuk boncuk terliyor. Çok sıkıntı çektiği her halinden belli. Hareketleriyle su istediğini belli ediyor. Bacım, benim geldiğimi kulağına sesleniyor, ancak o sadece başını şöyle bir sallamakla yetiniyor, o kadar.
Fazla kalamadan çıkıyoruz. Annemin durumunda bir değişiklik yok, acil serviste tedavisine devam ediliyor. Kısa süreli izin almıştım. Dönmem gerekiyordu. Akşam, yine bacım vasıtasıyla annemi ziyarete gittik. Acil servise, sorumlu hemşirenin imalı bakışları arasında girdik. Annemin gözleri yine kapalı uyuyor olmalı, bu kez biraz daha rahat gördüm sanki. Yanağından öperek çıktım. Bacım limitleri kullanarak yanında biraz daha kaldı. Kapı aralığından annemi görebiliyordum. Gözyaşlarım, kabına sığmıyor, yanaklarımdan aşağı süzülüyor. Bekleme odasında televizyon izleyen hemşirenin dikkatini çekiyorum. Beni anlamaya çalışırcasına bakarken, kim bilir kaç kez aynı enstantaneyi yaşıyor olmalı ki kendini çabuk toparlıyor ve arkadaşlarının sohbetine katılıyor.
…
Dönüyorum… Kulağım Kayseri’den gelecek haberlerde. Annem on gün süreyle yoğun bakımda kaldıktan sonra normal servise alınıyor, seviniyorum. Serviste de beş gün kaldıktan sonra taburcu ediliyor, daha da seviniyorum. Annem ağabeyimlerde… Taburcu olduktan bir müddet sonra normal kontrolüne gidecek. Bacımı arıyorum. Hal hatırdan sonra devlet hastanesinde olduklarını söylüyor. Şaşırıyorum. Meğer annem, kontrolü beklerken tekrar rahatsızlanmış. Bu kez devlet hastanesinde… Yanında ablam kalıyor. Ondan alıyorum haberlerini. Nasıl olsun, iyi işte diyor… Burada da bir süre kaldıktan sonra taburcu ediliyor, ablamlarda artık. Seviniyorum.
…
Babama refakat eden bacımın izin süresi doluyor. İlk kez aylık izin alarak memlekete doğru yola çıkıyorum. Kayseri’ye uğruyorum. Annemi iyi görmenin, en azından bir şeyler konuştuğunu duymanın mutluluğu içerisindeyim. Torunlarını tanıyor, onlara dalgın dalgın bakıyor. İyilik ve Allah’tan sağlık diliyor. Tabii, yatakta rahatsız, felcin üstüne bir de sırt üstü yatmasına bağlı olarak sol kaba etinin biraz üzerinde oluşan ve şimdiye kadar hiç görmediğim kadar büyük bir yara. Ablam düzenli olarak dezenfekte ediyor. Ertesi günün öğle sonrasında kasabaya hareket etmek üzere ayrılıyoruz. Anneme, babamın yanına gittiğimizi söylüyorum. Çok fazla bir tepki vermeden, Allah yol açıklığı versin diyor.
Karışık duygular içerisinde köye varıyoruz. Meşhur bayırımızı tırmanırken, sokağa sarkan kayısı ağacımız dikkatimi çekiyor. Bayırın yüzünde, sağa sola daldan düşmüş kayısılar… Annemin yokluğunu ilk elden bu görüntülerden anlıyorum, yoksa kayısılar bayırın yüzünde böyle kalırlar mıydı? Erik ve dut ağacının dalları arasında merdivenleri tırmandıktan sonra giriş kapısına ulaşıyoruz. Burhan Ağabey ve Ayşe Bacım evdeler. Babam salondaki kanepe üzerinde oturuyor. Dalgın, düşünceli… Babama sarılıp, öpüyorum. Tek kelime konuşmadan, gözyaşlarına hâkim olamıyor, ağlıyor, ağlıyor… Donuklaşıyorum. Bir müddet sonra ben de başlıyorum ağlamaya. Ağabeyim ve bacım öylece bizi izliyorlar.
…oda kapılarını, salon kapılarını gözetliyorum. Annem bir yerlerden çıkıp gelecek. Yine bir işin başından kalkmış vaziyette: “anan gurban ola, arkada yemek hazırlayırdım. Geldiniz mi, hoş geldin” diyecek bir sahne düşlüyorum ama belki de ilk defa annem beni karşılayamıyor. Gerçek şu ki annem evde yok. Anasız bir ev… Gerçek sahibinden yoksun bir ev… Masumiyetinden, merhametinden, muhabbetinden, şefkatinden, sevgisinden yoksun bir ev… Kuru, kupkuru… Sessiz, şiirsiz… Sağda solda annemi arıyorum. Ola ki şu kapı önündeki küçük bahçesinden çıkıp gelir elinde bir şeylerle. Heyhat! Annem eve gelmiyor.
O akşam bacım Kayseri’ye dönüyor. Birkaç gün sonra da ağabeyimler. İki haftaya yakın bir süre babamla birlikteyiz. Babamın büyük emekler vererek çıkardığı bahçedeyim. Ceviz, dut, elma, armut, kayısı, kiraz ağaçları… Bakımsızlıktan diplerini otlar kaplamış, yaprakları da pörsümeye başlamış. Acilen suya ihtiyaçları var. Hemen işe koyuluyorum. Dağlara, bayırlara çıkan tohma çayının suyu ile bahçeyi sulamaya başlıyorum. Birkaç gün içerisinde ağaç yapraklarının canlandığını görüp, seviniyorum. Dut, kayısı yiyorum. Kekremsi de olsa elma ve armut ta… Cevizin gölgesine oturup, serinliyorum. Alnımdan terler sökün ettiğinde, tohmanın suyundan doya doya içiyorum.
Akşamları, babamla uzun sohbetlere başlıyoruz. Çocukluğundan, gençliğinden, gurbetten özellikle de çerçicilik anılarından bahsediyor. Annemle birlikte verdikleri zorlu hayat mücadelelerinden anekdotlar düşüyor: “oğlum annen işte bu kadar inattı. Ben boğulma tehlikesi atlatmama rağmen yine de o gölün kenarından geçip gal ve güvercin küspesi getirmeyi başarmıştık.” Sahi, babamla hiç bu kadar baş başa kalmamıştım. Meğer ne de çok anlatacakları varmış. Annesiz kahvaltılar ve akşam yemekleri…
…
Dönmemiz gerekiyor. Ortalığı toparlıyor, Kayseri’ye götürülecek eşyaları tespit ediyoruz. Bu arada annemin, küçük bir yüklük olarak ta kullandığı sandığı gözden geçiriyoruz. Doğrusu meraklıyım, çünkü annem bu sandığa özel bir önem verir, kendince önemli gördüğü eşyaları ve arta kalan parasını burada saklardı. İki büyük bohça. İçinde kim bilir hangi düşüncelerle alınmış, değişik boyutlarda kumaş ve elbiselikler var. Büyükçe bir poşet içinde, babamın askerlikte alınmış bonservisi, yine babama ait vali yardımcısının imzasının bulunduğu ilk okul diploması ve dedemin fotoğrafını taşıyan bir evrak dikkatimi çekiyor. Babamın hac dönüşü getirdiği birkaç parça eşya, kullanılmamış çatal ve kaşık takımı…
Ertesi gün babamı ve kardeşimi de alıp Kayseri yoluna düşüyoruz. Babam önce şaka zannediyor ama gerçek şu ki evden ayrılıyoruz. Bayırdan güçlükle iniyor, yolda rastladıklarına hıçkırıkları ile veda ederken, amcaoğlu Hulusi’ye kapı önündeki kayısı, ceviz, kiraz, elma ağaçlarını gün aşırı sulamasını tembihliyor.
Kayseri’deyiz. Önce büyük abimlere uğruyoruz. Bir müddet sonra ablamlardayız. Ve annem hastalandıktan sonra babamla ilk karşılaşması…babam hıçkırıklarına hakim olamıyor. Anneme nasıl olduğunu soruyor. Annem şöyle bir bakıyor, bir şeyler söylerken, sağ elini çaresizlik anlamı çağrıştırır şekilde havada sallıyor…
…
Kısa süreli Bursa seyahatinden sonra tekrar Kayseri’ye dönüyorum. Kasabadaki evi taşıyacak, annemde oluşan yara için ameliyat gerçekleştireceğiz… Annemi, özel hastaneye götürüyoruz. Tekerlekli hasta arabası…asansör önünde onbirinci kata çıkmak için dakikalarca beklemeler. Dayanamayıp bir görevliye serzenişte bulunuyorum. Asansör görevlisini arıyor. Nihayet asansördeyiz. Bu arada annemin acı çektiğini belli eden serzenişleri, hasta aracının el tutamağına anlamsız vuruşları…servisteyiz. Odalar tamamen dolu. Annemi hemşirelerin malzeme ihtiyaçlarını karşıladıkları odaya alıyoruz. Sedye üzerinde kan örneği alınıyor. Tahlil sonuçlarını almak için birkaç saat bekliyoruz. Zavallı annem. Bir sağa dönder bir sola. Su verin su…neyse sonuçlar alınıyor. Yarın ameliyat için geleceğiz. Hastaneden çıkmak üzereyiz. Bir telefon. Asansör görevlisi bizi yakalıyor. Hemşire, yarın ameliyattan önce, hemen yakında bulunan ve kalp üzerine uzmanlaşmış olan hastaneden annemizin ameliyat olabileceğine dair rapor getirmemizi istiyor. Şaşırıyoruz ancak yapacak bir şey yok.
Ertesi gün…kalp hastanesindeyiz. Aman ya rabbim. Bu kadar insan ne zaman geldi? Ya burası özel hastane değil mi? Annem tekerlekli hasta aracında. Beklemeler, beklemeler…annemin serzenişleri. Anneme acıma hissiyle bakan bayanlar…neyse sıra geliyor. Güler yüzlü bir doktor. Bismillah diyerek annemin kalbini kontrole başlıyor. Sekreterine, bizim anlayamayacağımız bazı değerler yazdırıyor. İşte annemin yüreği orada. Bütün dertleri, kederleri kaldıran yürek orada. Atıyor ama yorgun, hem de çok yorgun. Nitekim doktor, annemizin olacağı ameliyat için orta seviyede bir hayati risk taşıdığını, ancak bunun ameliyat olamayacağı anlamına gelmediğini söylüyor!
Diğer hastaneye dönüyoruz. Aldığımız sonuçları veriyoruz ve bekliyoruz. Sonuç; kanı sulandırmak için kullanılan komodin ilacını bir hafta süreyle kesin ve tekrar gelin. Nereden çıktı bu? Efendim, ameliyat esnasında oluşan kanamaların önüne geçemeyebiliriz, onun için de bu ilacın kesilmesi gerekir. Peki tekrar felç riski yok mu? Yok canım. Çaresiz, bir hafta daha bekleyeceğiz. Ablamlarda, evde geçen günler…annemin yanındayım, yanındayız. Elini, bacaklarını ovalattırıyor. Kısa kestirmeler yapıyor. Uyandığında ise öncelikle su istiyor. Sonra gözlerini kapı tarafına çevirip öylece baka kalıyor. Sebebini soruyorum. Bir şey söylemeden bir yanına dönmeye çalışıyor. Ellerinden, yanaklarından öpüyorum. Sağ elini saçlarımda, alnımda gezindirirken dalgın dalgın bakıyor. Bir ara şakaya getirip sırtımı bile kaşıttırıyorum! Parmak uçları eskisi gibi değil, oldukça nazikleşmiş.
Kahvaltı yaptırmaya, yemek yedirmeye çalışıyoruz. Oldukça isteksiz. Yürütmeye çalışıyoruz, yine isteksiz. Hayret, anacığım neden böylesin, hayatta gösterdiğin gayretin, mücadelenin birazını yürümek için göstersen evel Allah kısa sürede ayağa kalkarsın, hadi sağ adımını ileri at. Bazen düzenli adımlar atıyor, koro halinde çocuklar gibi seviniyoruz. Ama çoğu zaman da isteksiz. Anacığım neden böyle yapıyorsun. Suskun. Bir çocuk mahcubiyetinde yatak üzerinde, bakışlarını bizden kaçırıyor.
Bu arada babam ve annem için kiraladığımız daireye köydeki eşyaların bir kısmını getirmek üzere abim ve kardeşimle birlikte köye gidiyoruz. Uzayıp giden bozkırlar, tarlalar, uzakta köyler…nihayet Ziyaret, Mazıkıran derken Gürün. Eşyaların bir kısmını toparlayıp Kayseri’ye dönüyoruz.
4 Ağustos Salı
Ağabeyim hastaneyi arıyor. Doktor meşgul. Hemşiresine durumu aktarıyoruz. Yarın ameliyat için geliyoruz. Tamam.
5 Ağustos Çarşamba
Hastanedeyiz. Hasta aracı, asansör bekleme, annemin serzenişleri ve nihayet onbirinci kat. Geldiniz mi? Evet geldik. Sizi şöyle boş bir odaya alalım. Doktorumuzla görüşüp size döneceğiz. Hemşireler gelip gidiyor. Efendim, kardiyolog izinden dönmüş, bir de bizim doktor hastamızı muayene edecek, eğer o tamam derse ameliyat olacak. Kardiyolog asma katta. Merak etmeyin tekrar sıra almanıza gerek yok, size bir de görevlimiz refakat edecek. Asansör bekleme, asansör görevlisi ve asma kat. Refakatçimiz içeride biz dışarıda. Güya sıra olmayacak. Beklemeler… annem, ah annem. Biraz daha sabır. Nihayet içerideyiz. Annemi sedyeye yatırıp, göğsünü açıyoruz. Vay anacığım, sen bu hallere düşecek miydin? Bak dokuz çocuğuna süt veren göğüslerin açıkta, hiç tepki vermeyecek misin? Annem dalgın dalgın bana bakarken doktor, bir takım değerleri dikte ettiriyor… annemizin küçük yaşlarda muhtemelen kalp romatizması geçirdiğini, nereden bakılsa beş altı senedir de yüksek tansiyonu bulunduğunu belirtiyor.
Servise dönüyoruz. Öğle saatleri…hemşire, doktorun başka bir ameliyata başladığını dolayısıyla yarını beklememiz gerektiğini belirtiyor. Yok ya, evet ne yazık ki öyle. Ama biz ameliyat olmak için gelmiştik. Doktor öğleden sonra sadece bir ameliyat yapabiliyor ve şu an ameliyat başlamış durumda. Ne yapalım, kabul. Annem ameliyat olacak diye gece yarısından bu tarafa bir şey yemiyor. Yemek yedirebiliriz değil mi? Tabii ki… Karnı yarık, pilav, kayısı. Epeyce yemek yiyor annem. Hatta ayran da içti. Ancak huzursuz, belli. Sürekli karnını ovalattırıyor. Derken aradan iki- üç saat geçti geçmedi annem kusmaya başladı, aynı zamanda ishal de oldu. İyi ki yanımızda ablam var, yoksa abimle perişan olacağız. Annemin bu şekildeki rahatsızlığı akşam saatlerine kadar devam etti. Kandil akşamı, ablamı hastanede refakatçi bırakıp eve döndük.
6 Ağustos Perşembe
Saat 06.30, ablam arıyor. Annemin durumu iyi değil, hemen hastaneye gelin. Gerçek şu ki fazla ciddiye almak istemiyorum. Saat 07.00 da ablam tekrar arıyor ve üniversite hastanesine gittiklerini bizim de oraya gelmemizi istiyor. Hastanedeyiz. Bir şekilde acile giriyoruz, yanımızda bacım da var. Annem işte orada. Solunum cihazına bağlamışlar, serum takmaya uğraşıyorlar. Fazla kalamadan çıkıyoruz. Acil girişinde bitmek bilmeyen dakikalar, saatler başlıyor. Lütfiye Emre’nin yakını olarak anons ediliyoruz. Tekrar acildeyiz. Annemin tomografi filmi çekilecek, bizden yardım istiyorlar. Birlikte tomografi odasındayız. Görevliler ortadan kayboldu, ben annemle birlikteyim. Dikkat ettim bölmeli diğer odaya geçmişler, ancak bizi görüyorlar. Annemin nasırlı ellerine belki de son olarak dokunuyordum. Acile tekrar dönüyoruz. Kuşluk, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakti. Bekliyoruz.
Acil bekleme salonu…doğal olarak müzik veya başka bir yayın yok. İki ekrandan sürekli sessiz tanıtıcı reklam filmleri yayınlanıyor. Çoğu insan bizim gibi endişeli bir bekleyiş içerisinde. Zaman zaman çaylar içiliyor, aç karınlar aperatif şeylerle doyuruluyor. Sohbetler, kısa yürüyüşler ve insan manzaraları. İşte, bir bayan çığlıklar atarak ağlıyor, birileri onu sakinleştirmeye çalışırken yığılıp kalıyor. Neyse ki acil servisteyiz. Hemen bir sedye getiriliyor ve içeri alınıyor. Bir amca…torununu arıyor. Hayırdır amca ne oldu? Torunum ameliyat oldu, ancak servise çıktım bulamıyorum, nerededir acaba? Amca müracaata git sor, sana yardımcı olurlar. Amca biraz sonra tekrar dönüyor, hala torununu aramakta… Gözler acil servis giriş kapısında, hayırdır ne oluyor? İçeri girmek isteyen asabi bir hasta sahibi ve ona engel olan güvenlik görevlisinin, neredeyse kavgaya varacak tartışmaları. Haksızlık yapılıyor kardeşim, keyfinize göre işlem yapıyorsunuz. İstediğinizi bırakıp, istemediğinizi bırakmıyorsunuz. Sen işimizi bize öğretme. Araya girmeler, sakinleştirmeler…
Ağabeyimle bekliyoruz…saat 23.00 civarı. Annemin yakını anons ediliyor. İçeri giriyorum. 8 no’lu acil servis odasına yönelirken yüce peygamberimin adını anıp sürekli salavat getiriyorum. Ve servisteyim. Annemin olduğu tarafa bakıyorum. Çalışan her şey durmuş. Görevliler, sedyeyi toparlamakla meşguller. Doktor, bana kim olduğumu soruyor, bense oğlu olduğumu söylerken, gün içerisindeki gelişmeleri özetledikten sonra, yapacak bir şeyin olmadığını, annemizi kaybettiğimizi belirtiyor ve başsağlığı diliyor. Sanki her şey olağan işliyor. Öyle ki doktor elime bir tomar kağıt vererek bunları müracaatta işleme tabi tuttuktan sonra tekrar getirmemi istiyor.
Müracaattayım. Annemin vefat ettiğini öğrenmiş haldeyken, görevli bana bazı sorular soruyor. Annemin okuma yazma bilip bilmediğini öğrenmek isterken tarif edemediğim bir duygu yoğunluğu kaplıyor beni. Kekeleyerek cevap veriyorum. İşlemler tamamlandıktan sonra tekrar acile dönüyorum. Annemin cansız bedeni önümden geçerken, ben öylece bakıyorum. Kim bilir belki de benimle konuşuyor, ancak ben duyamıyorum. Neler söylemiştir acaba? “oğlum, Allah’a ısmarladık. Ben artık büyük bir sabır ve tevekkülle sığındığım rabbime gidiyorum. Hayatım, size bıraktığım en büyük emanet. Ona sahip çıkarsanız, sevinirim.” Doktor, cenazemizi istediğimiz zaman alabileceğimizi söylüyor.
“anacığım, gitme!
Hani İstanbul’a gelecektin,
Şöyle baş köşeye oturacaktın.
Bütün çileleri, dertleri, hüzünleri;
Birkaç günlüğüne de olsa unutmanı umacak,
Bakın! İşte benim anam, burada, gelin görün.
Sabır, tevekkül nedir, ondan öğrenin,
Diyecektim.
Ama biliyorum ki;
Gelmek istesen de gelemezdin.
O kadar yükü kim üstlenebilirdi ki;
Birkaç günlüğüne de olsa.
…
Yolun açık olsun anacığım.
Her şeyini verdin ancak;
Bir şey istemeden gidiyorsun.
Gerçek karşılığı Rabbim verecek,
Buna da inanıyorum.”
Dışarıdayım… ağabeyime yaklaşıyorum. Ona bir şey diyemeden bir sandalyeye çöküp göz yaşlarıma hakim olamıyorum. Abim de…
Cuma günü sabahında annemizin naşını almak üzere üniversite hastanesinin morguna gidiyoruz. Görevli, annemin nüfus cüzdanını istiyor, cüzdanı verirken annemin resmine son bir kez bakıyorum. Cenazeyi morgdan alırken annemin yüzünü görmek istiyorum. Gözleri kapalı, sanki bir yeri gözetlerken öylece kalakalmış bir hali var. Kendimi tutamıyorum…
Gürün yolundayız. Abim önde cenazeyi götürüyor, bizse arkadan onu takip ediyoruz. Cuma namazını Pınarbaşı çıkışında yeni yapılmakta olan bir camide kıldıktan sonra yolumuza devam ediyoruz. Nihayet Gürün Devlet Hastanesi’ndeyiz. Cenazemizi buraya indiriyoruz. Annemin vasiyeti üzerine İsmihan Teyze gelerek cenazemizi yıkıyor. Bu arada dayım, teyzelerim geliyorlar. Hıçkırıklar…belediyenin cenaze aracı ile köy yolundayız. Ve musalla taşı. İkindi namazına müteakip cemaat toplanıyor. Fahri Amcamın dükkanı önüne yığılan mahallemiz kadınları…namazdan sonra mezarlıktayız. Annemin mezarı, Elif ebem ve Emine Ablamla komşu. Ağabeyimle birlikte annemin naşını mezara koyuyoruz. Sonra okunan dualar ve atılan topraklarla kapanan mezar…Kürşad hocam tükenmez kalemle bir not düşüyor; Lütfiye Emre 06.08.2009. Mezarlıkta taziyeleri kabul etmeye başlıyoruz. Cenazedeki rahmetlerden birisi de bu olsa gerek ki epey bir zamandır görüşemediğimiz arkadaş, akraba ve hemşerilerimiz başsağlığı dileğinde bulunuyorlar. Eve dönüyoruz. Taziyeler devam ediyor. Ve hayatın olağan halleri de. Allah arkadaş, dost eksikliği vermesin. Ziyaret ediyorlar, arıyorlar ve acımızı paylaşıyorlar…
Akşam, gece, uyku ve sabah. Annemiz aramızda yok. Rüyalarımıza girip bize bazı şeyleri işaret edecek, biliyorum. Ancak annem, Lütfiye Kadın, artık Rabbisine kavuştu. Allah rahmet eylesin. Rabbim seni cennet mekanına kabul etsin. Hakkını helal et anacığım.
…
not: sevgili okurlar, bu özel durumumu sizlerle paylaşmak istedim. Umarım sıkıcı olmamıştır. Bu arada, annelerimiz sağken onlara gerekli değeri verelim. Saygıda ve sevgide eksiklik göstermeyelim lütfen. Ayrıca cenaze dolayısıyla her türlü hizmette yanımızda olan başta Ağabeyim Sami, Selim, Amcaoğulları Veli, Hulusi, Yunus Ağabey ile acımızı paylaşan bütün dost ve akrabalarımıza buradan tekrar teşekkür ediyorum.
O, benim nazarim da;sabrin ,caliskanligin hanimefendiligin ,anne kelimesinin icini layikiyla doldurusun resmi olarak kalacak.
O yokusu her inip cikisimizda örnek alalim diye,oradaydi ,simdi sükunete dalan O ev...
Rabbim bizide Onun gibi, cennetin ayaklari altinda oldugu gercek analardan eylesin..
Allah rahmet eylesin..
Allah sizlere hayirli ömürler versin Yunus Agabey...
Lütfiye Hala,yiğit bir kadındı kendi başına koca bir dünyayadı Allah rahmetini bol versin, Üstadım diyorsun ya; 'Anam, Lütfiye Kadın, sen de rahatsızlanıp, hastaneye düşer miydin?' hakikaten güçlü, hayata karşı sağlam duran herkesin fayda gördüğü iyilik sevdalısı Lütfiye Hala'ya hakikaten hastalığı ölümü yakıştırmak zor,mükadderat bu Hayatı verenin takdiri olunca insanın dilinden 'O'ndan geldik O'na döneceğiz' cümleleri dökülüyor.
'Ölüm güzel şey budur perde arkasından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber'
Mekanın cennet olsun Lütfiye hala nur içinde yat inşallah.
Yakın bir zaman önce aramızdan ayrılan sevgili halamız mücadelesini başarıyla vermiştir, amel defteri kapanmamıştır, sizin gibi değerli evlatları memlekete hizmet ettikçe de onun da amel defterine birşeyler yazılacaktır. Hepimiz gideceğiz inşallah hepimiz giderken arkada bu kadar güzel başarılara imza atmış olarak gideriz. İnşallah bu dünyadan giderken biz de bu dünyaya bir sürü güzellikler bırakarak gidebiliriz.
Kardeşim Yunus,anlatmış olduğun annemizin son günleri ile ilgili olayların içerisinde bölüm bölüm bende bulundum.O zamanlar birgün annemizin vefat edeceği ihtimalini hiç düşünmüyorduk. Hep yaşayacağı üzerinde duruyor daha sağlıklı yaşaması için mücadele veriyorduk.Acı gerçeği yaşayınca gördükki o güçlü irade birgün aramızdan ayrılabiliyormuş.Ancak onun yokluğuna alışmak onun yokluğunu kabullenmek çok zor.Yıllardır gurbetellerdeyiz,zaman zaman telefon açıp sorduğumuzda yüzündeki tebessümün mutluluğun sesine nasıl yansıdığını,olumsuz haberlerden hiçbahsetmeyip çocuklarım üzülmesin diye hep olumlu ve güzel şeyler anlattığını ama artık o telefonu açsak dahi osesi duymayacağız o telefon cevap vermeyecek.Bundan sonra halen yaşadığım Elazığ'dan o taraflara varırken ellerim ayaklarım titremeden Suçatı'dan nasıl geçeceğim ,mezarının başına vardığımda nasıl ayrılacağım.Sevgili annem ,sen bu dünyada iken annelik görevini laiki ile yerine getirdin rahat uyu,bizde bundan sonra senin için ne yapmamız gerekiyorsa onu yapacağız.Mekanın cennet olsun.
Yunus Bey, bizleri bu özel anınızı paylaşacak kadar dost bildiğiniz için teşekkürler. Acınızı yürekten paylaşıyorum. Tekrar başınız sağolsun. Güzel annenizin mekanı Cennet olsun İnşallah.
Saygılar...
Mahallemizdeki sahipsiz kedi köpeklerin dahi kaygısını çekip karınlarını doyuran Lutfiye halanın biz yeğenleri üzerinde olan hakkını hatırlatmaya gerek yoktur sanırım... O nadide bir insandı! Yokluklar ve imkansızlıklar içinde inancını ve umudunu hiç yitirmeden mücadeleye devam etti. Gözü bol, gönlü genişti..
Doğrusu Lutfiye halamın vefatı, o kısa süreli hastalığına yakinen şahit olamayan herkes için zamansız oldu. Ama takdiri ilahi.... Doğduk ki öleceğiz...
Toprağı; gözü kadar bol, Kabri; gönlü kadar geniş olsun.... Mekanı CENNET olsun!!! Kendisi küçük kızları "cennet hatını olasınız" diye severdi Yüce Rabbim kendisini CENNET HATINI etsin......
Evet sevgili kardeşim yunus,acını ve neler hissettiğini anlıyorum,bunu bir yakını veya bir sevdiğini kaybetmeyen bu acıyı bilemez.her gün gözlerimizin önünde kaybolan insanların acısı ve ibreti insanın kendi yakını kadar insanı zorlamıyor.bu bambaşka bir duygu ve üzüntü.hele helede bizim cefakar anadolu kadının sakin ve kendi aleminde yaşıyan herşeyini çocukları için harcayan gençliğini ömrünü bu uğurda harcamaktan zevk alan böylesi eli öpülesi cefakar anaların hakkı ödeşilirmi bilmem,hele gün geçtikçe değerini ve yokluğunu daha çok anlıyacaksın.Ama ne mümkün giden geri gelmiyor,nice canlar nice gençler böyle hakkın iradesine boyun eğmek zorunda kalıyor.İnşallah gittikleri yerde cefa çekmezler ve Resulune komşu olurlar,bu sayede geçenlerimize allahdan rahmet diliyorum..Hoşça kal