Serdar Beye Teşekkürler
-SUÇATI’DA SPOR -
Çocukluğumun belli bir döneminin geçtiği memleketimden ayrıldıktan sonra, bir yandan şehir yaşamına alışırken diğer yandan okula adapte olmakla geçmişti gurbetteki ilk günlerim. Hiç unutmam, evimizin önünden geçen caddeden ve kalabalıktan öyle korkmuştum ki; 2 gün dışarı çıkmadığımı bilirim.
Tabi bu evre kısa bir sürede geçti. Okula da alıştım. Okulda, beden derslerini ve beden derslerinde okulun Suçatı’daki bahçelerimize benzeyen bahçesine gitmeyi severdim. Ve hep Suçatı’nın yeşiline özlem duyardım.
Bu özlemlerimin çaresi ise, her yaz en az 1-2 ay Suçatı’ya gitmemizdi. O 2 ayda ben kendimi ne kadar iyi hissederdim bilemezsiniz. Tabi bunda Suçatı’da, şehirdeki gibi sınırların olmamasının büyük etkisi vardı.
Zaten küçük olduğumuzdan bize fazla iş de yaptırmazlardı. Bir tek perşembe akşamları, ertesi gün Cuma pazarı olduğundan , bostanlardan getirilen sebze ve meyveleri taşıyan eşşekleri “nodullar” yada zincirlerini çekerdik. Bunun dışında kalan zamanımızın çoğu ise sportif faaliyetlerle geçerdi.
Bu yazıda size bu sportif faaliyetlerden bahsedeceğim.
FUTBOL : Mahallemizde en çok ilgilendiğimiz spor tabi ki futboldu Bir adet “kames” marka plastik top oldu mu yeterli olurdu bizim için. Şehirde yaşadığımız en büyük sorun olan saha sorunu ise burada yoktu tabi. Birçok gözde sahamız vardı. Örneğin Mehmet Ali Öksüz’ün bizim tarlaların yanındaki tarlası , bu iş için biçilmiş kaftandı. Hem ırmağa daha yakın olduğu için, maç bitimi duş derdimiz de olmazdı Ama bu sahayı genelde, Çilaliler ile yaptığımız maçlarda kullanırdık. Bizim mahalle kadrosu kuvvetliydi ama karşı taraftaki arkadaşlar, sert ve sağlam oynarlardı. Ve yaşları bizden büyüktü. O yüzden bize ziyarete gelen akraba arkadaşların geliş vakitlerinde bu maçları oynar, geniş kadromuzla daha iyi mücadele ederdik. Bu arkadaşlardan en çok Remziye halanın oğlu Celalettin abim, Yorgancı Mehmet Ali emmimin oğlu Ramazan, Ebubekir Tatar emminin oğlu Aşır, Muhammed hocanın oğulları Lütfü ve Hulusi bize destek verirdi.
Tabi tarlanın sahibi Mehmet Ali emmi, sağolsun bir şey demezdi herhalde ki, biz mahalle maçlarını hep orda yapardık. Kendisinden bu konuda helallik istiyorum…
Bunun dışında dedemin sahibi olduğu geniş çayırlık, dedemin emmisine ait olan 2 adet çayırlık bizim bilimum futbol oynama mekanlarımızdı. O zaman mahallede akranım da çoktu. Yeter ki birileri plastik bir topla ortaya çıksın. O zamanlar, babalarımızın pazar listelerinde standart olan şeylerden biri de bu toplardı.
Kendi sülalemin yaşadığı mahalleden diğer dedemlerin olduğu mahalleye de giderdim sık sık. Oradaki futbol mücadelesi ise daha çetindi. Çünkü, oraların horantası daha çoktu. Sırf teyze oğullarını, dayı oğullarını toplasak herhalde 4 takım falan çıkardı. Yeşilyurt mahallesindeki en güzel ve vazgeçilmez futbol mekanımız ise Sarıkaya suyunun yanındaki “Gamışlok” diye tabir ettiğimiz yerdi. Bu tarlanın en önemli özelliği ise, futbol sahası olarak kabul ettiğimiz yerde 3-4 sıra ağaçların olmasıydı. İşte bu sebeptendir ki, orada futbol oynayan kimse; takım arkadaşına bakıp pas verme ile bu aktivitesini yerine getirirken çarpacağı bir ağacın vereceği acı arasında bir tercih noktasında olurdu hep.
Yeşilyurt mahallesindeki kadromuz, daha önce dediğim gibi çok genişti. Teyze oğullarım, dayı oğullarım ; Rüştü dedemin torunları, ara sıra Hacı Ali dedemin torunu Faruk, yine Zeynep bibimizin torunu Sami abi, Mehmet Hoca’nın oğlu Necmettin abi, nadiren de olsa kadim arkadaşlarımız Lütfü ve Hulusi. Bu kadronun belli bir kesimi, zaten sabahları Mehmet Hoca veya Hakkı Hoca’nın Kur’an kursunda buluştuklarından; ondan sonra da birbirlerinden ayrılmazlardı. Bizim büyüğümüz olanlar ise genelde ikindi vaktinden sonra buluşurlardı. Sami abinin, sıkı bir Sezen Aksu hayranı olduğunu ve genelde akranları olan akrabalarımızla kaset değiş tokuşu yaptığını hatırlıyorum.
O zamanki ortaokul, şimdiki ilköğretim okulunun sahasında ise çok haşin maçlar yapılırdı ve genelde büyük abiler oynadığından biz sadece seyrederdik bu maçları.
Bazen de bizim geniş aile, Gazören’e vaya Velioğlu yakınlarına pikniğe giderdi. Velioğlu’ndaki boş çayırlar ise sanki bizim futbol oynamamız için hazırlanmıştı.
BASKETBOL : Kasabamızda belki de en az oynadığım oyundu. Okulda basketbolla baya ilgilendiğim için, sürekli kasabadaki okulun potalarına bakar; “bir basket topu olsa süper olurdu” der dururdum. Derken bir gün, Naci dayımın oğlu Faruk’un elinde bir basket topu gördüm ve biz o yaz Faruk’la sürekli basket oynadık. Arada sırada bize katılan yeni arkadaşlara da öğretmeyi ihmal etmedik.
HÖRE : Bu oyunu belki de bilmeyen yoktur bizim kasabada. İşin ilginci o kadar zevklidir ki “yeni sünnet olan çocuklar” bile, etekli halleriyle höre oynardı bizim mahallede. Höre için 1 sopa, 1 küçük çomak benzeri iki tarafı sivriltilmiş çubuk, 2 tane de taş yeterliydi. Ha bide milletin yoğun olmadığı, engebesiz bir saha. Çünkü birilerinin kafası her an yarılabilirdi.
TEKERLEK SÜRME : Ben bu işi pek beceremezdim ama o devasa araba tekerlerini ellerindeki bir çubukla süren arkadaşlarımın, denge ve kontrol üzerine çok yol kat ettiklerine inanıyorum.
GAZGUÇ : Bu oyunda sopa ile oynanırdı. Bu oyunun en zevkli oynandığı zaman ise yağmur sonrasıydı. Şöyle ki, öncelikle yağmur yağdıktan sonra, tüm oyuncular sahaya iner ( saha genelde boş bir çayır olur) , sahanın yanındaki uygun kavaklardan oyun sopalarımızı seçerdik. Tabi sopaların ucunu sivriltmemiz gerekirdi.
Sonra başlardık , yekine yekine sopaları yere saplamaya…. Kimin yere saplanan sopası düşerse vay onun haline.
BİNİCİLİK : Bu konuda herkesten daha az deneyimim vardır herhalde , ama bildiğim bir şey var ki; dedemin eşşeği benden çektiğini kimseden çekmemiştir. Zavallı hayvan, benim zorlamamla büyük harıklardan mı zıplamadı, dereden mi geçmedi. Gerçi, pek de becerim yoktu; o yüzden eşşeğinden çok düşmüşümdür.
ATLETİZM : Suçatı’nda atletizmin belki de en kralını yapmışımdır. Bu konuda uzmanlaştığım alan ise engelli ve düz koşulardı.
Örneğin, Emrullah dayı ( Dayımın amca oğlu ve kendisiyle can ciğer dost oldukları için bu şekilde hitap ediyorum kendisine ) ile dayımın sınır deresinde gerçekleştirdikleri pikniklerde; Emrullah dayının bisikletinin arkasından var gücümüzle koşardık. En son hatırladığım, bir gün yine mevzu bahis bisikletin arkasından koşarken; bisikletteki tüp veya çaydanlık olması kuvvetle muhtemel cismin yere düşmesiydi. Tabi biz kahkahalarla gülerek kaçarken, muhteşem ikili de pikniklerine vurulan bu darbe yüzünden hafif üzgündü.
Engelli koşularda ise çok başarılı değildim. Bizim akrabaların inşaatları bitmez, sağolsunlar , biz de hep bu inşaatlar, kuyular ve cerekler arasında koştururduk. Kollarımda o inşaatların çok izi var ve onların sayesinde bir çok çıkık kemiğim oldu.
Engelli koşuyla beraber rodeo yaptığım tek şey ise, dedemin aldığı koçla başımdan geçenlerdi. Bu koç nasıl olduysa elimden kaçtı ve ben de çaresiz peşinden koşturdum. Tabi yakalayınca da , küçük aklımla onu cezalandırmak için üstüne binmiştim. Tabi beni de , gerekli merciler cezalandırmıştı.
KIŞ SPORLARI : Suçatı’ya birkaç kez de kışın geldim. Bu gelişlerimin en uzun ve en önemlisinde, kayak sporunu hakkıyla icra ettiğimi söyleyebilirim. Yine futbolda olduğu gibi, ısınma turlarımı baba tarafının yerleşik olduğu mahallede gerçekleştirdim. Elimizdeki teknik imkansızlıklar ve sponsor eksiğinden dolayı ( bize kızak yapan biri çıkmamıştı ) , kızak yerine gübre torbası, terazi kefesi, merdiven kullanmıştık. Ama en güzeli gübre torbasıydı. Çok sert bir plastikten yapıldığı için deforme olmazdı, içine koyduğumuz samanlar da bizim rahat etmemizi sağlardı. Bizim tarlalara giden yokuşa yaptığımız rampa donunca da, değme keyfimize.
Sonra, Yeşilyurt mahallesindeki pistlere terfi ettim. Orada dişe değer 2 pist vardı. Birisi, Rüştü dedemin değirmeninin arkasından geçen yürüme yolu, diğeri ise su dağıtım şebekesinin olduğu tepede bulunan pist. Birinci pistte çok maceram geçti. Teyze oğlu ile, kızağın her iki yanına fren kolları takarak yön verme konusunda önemli aşamalar kaydetmiştik. Tabi denemelerimiz, yüksek hızda olumlu sonuç vermedi. O civarda oturanlar çok iyi bilir, yürüme yolu değirmene doğru yaklaşınca sağa kıvrım yapardı. Bu kıvrımı dönmek için yaptığımız fren kollarının kopmasıyla, bir keresinde kendimizi değirmen duvarında bulmuştuk.
Benim anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Belki de Suçatı’da yaşayan birçok kimsenin benden daha iyi bildiği aktiviteleri; biraz da hatıralarımı katarak anlatmaya çalıştım. Elbette bunlara eklenecek çok daha güzel şeyler de vardır. Artık onları da ustaların kaleminden okuyalım, bir acemi için bu kadarı yeterli diye düşünüyorum.
Yazımda ismini andığım büyüklerim, akrabalarım başta olmak üzere herkese selam, saygı ve sevgilerimi sunarım.
Serdar Arslan
canım kardeşim, yazını çok eğlenerek okudum. dedemle geçen sondan bir önceki kış kan ter içinde el arabası ile kar taşıman, yokuşa itina ile yerleştirip kayak pisti yapman, dedemin balkondan donacaksınız diye bağırması ve sonrasında yengemin enfes mangal partisi hala hatırımdadır. o gün hayatımdaki en güzel anlardan biri idi, dedemin kayağımızı bu kadar zevkli kılan şeyin terazinin kefeleri olduğunu farketmesi bile keyfimizi kaçıramamıştı. bizler Suçatı'' da fazla kalamadık ama kaldımız anlara çok güzel anlar sığdırdık sanırım .ellerine sağlık