“YAŞAM KORKUNÇ BİR İNCİNMEDİR” Osman ÇELİK
“bir bebek cezbesini avazlamak değilse
dudağımıza defalarca değdirdiğimiz
zehir dolu taslar değil midir hayat
**
bir yanım incir kökü, bal süzer topraktan
bir yanım zakkum zehir
gözlerimizin içinde kendini kıyıya vurmuş
yağmur gemileri
alıp günahlarımızı
derede bir çakıl olsam
yıkansam... yıkansam”
Erguvanların güneşle hemhali kadar kırılganım yine. Ağır aksak sukutlarında, anlatılmaz gizler taşıyan yağmur kuşları kadar yalnızım koca âlemde. Küçük bedenlerinde, yeleli boz atları taşıyan çayır kuşları kadar dokunaksızım bu günlerde…
**
Şişe içinde, pusulasını şaşırmış sahipsiz bir mektup gibi yüreğim. Bahar sellerinde, bulanık düşlere kapılmış hayaller kadar, arîyim zamanın heyulasından.
Adresini şaşırmış keşkeler kadar ırağım cümlelere. Adresine varamamış, soy hayaller kadar masumum nedensiz.
**
Soğukta üşüyenlerin, ısınacakları bir yer hayaliyle üşümediklerin farz ederek, “üşümekte güzeldir; ısınacak bir yerin olduktan sonra” bilgeliğine, kendimi kaptırmamaya çalışırken, birden içinde bulunduğum gönül harmanını, zemherinin asi kollarına vermenin mahcupluğuna dalıyor yüreğim.
Ah yüreğim, seni neylemeli? Seni, ne ile eylemeli?
**
Ah hayat, ne korkunç bir incinmesin ki, en mutlu olunması gereken zamanlarda dahi, hüzünden ormanları, önümüze seriveriyorsun bir cümlede.
Yüreğimin en naif anında, koca bir yalnızlık hükmünü giydirircesine, bilinmez girdaplara salıyorsun ruhumu…
**
Heidegger’in dediği gibi “dünyanın nuru çekildi, semavi sofra kalktı, bizler o irfani şölenden arta kalanlarla yetiniyoruz. Bunlar kırıntı da olsa, dünyayı anlamlandırmak ve ruhlarımızı yıkamak için yeterli oluyor”.
Güzellikler şöleninden arta kalanlarla da olsa, bir ruh aymazlığının içinde kıvranıyoruz nedensiz.
**
Hayatı anlamlandıran, ruh sukununda bile, incinmenin ve incitmenin ne olduğunu daha anlayamadan, onarılması gereken nice gönlü, kapı dışarı ederek, kendi derdine çare bulamayan bir palyaço edasıyla sırıtıyorum zamana karşı. Bir tek kendi derdine çare bulamayan palyaço.
**
İçi boşaltılmış bir hayatı yaşamak mı kader olmalıydı? Ya da içini boşalttığımız, bir hayatı mı dillendirdi yüreklerimiz? İnsan sıcaklığının, hergün, biraz daha bırakıp gitmesine kahrolmak varken, yapmacık gülüşlerden kurulu cümleler sunmak kadar yabancı bu yaşananlar.
Sahi, hayat ne korkunç bir incinme. İnsan, nedensiz ve niçinsiz inciniyor aniden. Bir yürek yangınından, daha ayrılmadan, bir diğer yüreğin yangın yerine ortak oluyor insan.
Sahi, ne korkunç bir incinme yaşadıklarımız. Yaşadıklarımızla ne korkunç inciniyoruz. İnciniyoruz, bütün yaşananlarla. İçi boşaltılmış bir hayat incitiyor yüreğimizi. Anlamını, anlamsızlandırmak için can hıraş uğraştığımız hayat, nasılda uzaklaşıyor insan sıcaklığıyla beraber.
**
Kanadı kırık bir kuşun, sıcak ülke telaşına kapılamamasındaki sukutu, nemli gözlerinden süzülen bakışlarla anlamlandırmak mı olmalıydı paylaştığımız anlar? Ya da hüzne ram olan bir öksüzün, akşamın loş rayihasında, ışıkları perdelerle söyleşen evlerdeki, mutlu anları hayal etmeye çalışması kadar mahzun ve masum bir iç geçirişe ortak olamama mı incitiyor yüreğimi?
**
Niçin kalabalıklarda yalnız olur insan?... Niçin yalnız zamanlarda kalabalıklaşır yüreği?... Çıkıp gelen hatıralar, neden yalnız bırakmaz insanı?
Neden her gördüğü suret, geçmişten nişaneler taşır ruhunda?... Neden yüreğinin ritimlerine eşlik edemez bazen? Neden, bir alaca karanlıkta, kendini yağmurun kollarına bırakır...Neden?...
**
“Bir yele ırmağı gündüz gece/Atlar akıyor içinde/Ayrı ayrı durur göğüslerin /Sanırsın güvenmiş her biri yekdiğerine / Susamışsın o damarlı yanakların / Yarılmış güneşe doğru pençe pençe /Her sabah serinlikle kente çıkarsın / Durur bu zarif can da dilenciler içinde /Serin sular kırlar ıtır kokuları/…
Osman ÇELİK