Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

TASAVVUFUN DÖNÜŞÜ

Kategori Kategori: Yazı - Makale | Yorumlar 17 Yorum | Okunma 4818 Okunma | Yazar Yazan: ebubekir | 16 Ocak 2011 11:09:27

Ebubekir Beyden bir yazı

TASAVVUFUN DÖNÜŞÜ

Tasavvuf İslam’ın batınıdır, zahiri ise şeriattır. Tasavvuf ihlâsı, takvayı elde etmektir, ihsan sahibi olmaktır. Kalbi gafletten uyandırmak, günahlardan arındırmak ve Allah(cc) ile huzur bulmaktır. Tasavvuf sahabelerin ve onların izinden giden Allah dostlarının yoludur. Aslı, sünnet-i Resulullah(sav)’a tam ittiba etmektir, zerre kadar sapmamaktır. Peygamber(sav) efendimizin bir hadisinde “Cenab-ı Allah her asrın başında bir müceddid-i din(dini yenileyici) gönderir” buyrulmuştur. Zaman zaman Müslümanlar İslamı yaşamada gaflete düşmüşler, ibadetleri zayıflamış, dünyaya daha çok meyletmişlerdir. Kalbi hastalıklar çoğalmış ve toplumda her türlü günahlar artmıştır. Nasıl ki geçmiş asırlarda insanların azması, hak ve hakikatten uzaklaşmasıyla kavimlere tebliğ ve terbiye edici olarak peygamberler gönderilmiş ise peygamberimizden sonrada yine insanları irşad edici, dini yenileyici mürşitler gelmiştir. Bu zatlar kıyamete kadar gelmeye devam edecektir. Her ne kadar bu asırda müceddid’in şahsı manevi olduğunu söyleyenler olsa da. On dört asır gerçek bir şahıs olarak gelen müceddidler nedense on beşinci asırda şahsı manevi olmuştur? Geçen asırda Müslümanlar çok büyük baskı ve zulümlere maruz kaldılar, iman ve amel noktasında zafiyete düştüler. Tüm İslam ülkelerinde dini yaşantı zayıfladı, Müslümanların canına, malına, namusuna, dinine ve vatanlarına saldırılar had safhaya çıktı, tam bir ölüm kalım savaşı yaşandı.

Bir taraftan Osmanlının yıkılışı ile Müslümanlar başsız ve hamisiz kalırken diğer taraftan Rusya’da komünist bir ihtilalin olmasıyla dinleri özellikle de İslam’ı yok etmek için milyonlarca Müslüman Türk’ün katledilmesi ve yirmi milyon Türk’ün Sibirya’ya sürülerek telef edilmesi ile tarihin en büyük vahşetleri yaşanmıştır. Topyekûn Türkistan illeri bir esaret kampına dönüştürülmüştür.

Uzun asırlar boyunca İslam’ın ikinci beldesi olan Türkistan’da yetmiş yıllık zulme rağmen İslam’ın nasıl ayakta kaldığını araştıran Rus asıllı bir Türkolog televizyonda; “biz gördük ki yeraltında teşkilatlanan tarikatlar vasıtasıyla İslamiyet ayakta kalmış” demişti. Tarikatlar asırlar boyu nasıl ki İslam’ın yayılmasında en büyük etken olmuş ise yine İslam’ın ayakta kalmasında da en büyük vesile olmuştur.

İhlâs ve takva sahibi olmayan ve hakiki imanı elde edememiş insanların en küçük bir baskıda korkarak kabuğuna çekilmesi hatta davasından vazgeçmesi hep olagelmiş şeylerdir. Bediüzzaman(ks)’ın söylediği gibi; “İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okuyabilir”. 28 Şubat döneminde görüldüğü gibi bazıları sessizce ortadan kaybolurken hakiki iman ehli ise faaliyetlerinden ve zikirlerinden asla geri adım atmamışlardır.

Tasavvuf bazen içeriden bazen de dışarıdan darbe almış ve asıl hedefinden uzaklaştırılmış, tasavvufun özünü kavrayamayan cahil ve maddeci anlayışın saldırılarıyla yok edilmek istenmiştir. Dini yıkmak isteyenlerin ilk hedefi tasavvuf olmuştur. Çünkü tasavvuf ehlindeki sevgi ve muhabbet İslam’ın ruhudur ve din bununla ayakta kalır.

1925 yılında ülkemizde çıkarılan bir kanunla tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Bu şekilde hukuk dışı bir alana itilen tasavvufi hayat toplumdan silinmeye çalışılmıştır. Ama bu gün daha iyi anlıyoruz ki bir kurumu kapatmakla ortadan kaldırmak mümkün olmuyor.

Bediüzzaman’a göre “bazı firakı dalle(dalalet fırkası- sıratı müstakimden ayrılanlar) tasavvufun inkârı tarafına gitmişler kendileri mahrum kaldıkları o envardan(nurlar), başkalarının da mahrumiyetine sebep olmuşlardır. Bir kısım ehl-i sünnet ve cemaatin zahiri uleması ve ehl-i sünnet ve cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i tarikatın içinde gördükleri bazı su’-i istimalatı(görevi kötüye kullanmak) ve bir kısım hataları bahane ederek, o hazine-i uzmayı(en büyük hazine) kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi ab-ı hayatı(hayat suyu) dağıtan o kevser menbaını kurutmak için çalışıyorlar. Âlem-i İslam içindeki kardeşliğin inkişafına(gelişmesine) en birinci, tesirli ve hararetli vasıtası olan tarikatlar aynı zamanda âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyyenin, nur-u islamiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i islamiyeden bir kal’asıdır. İstanbul’u beşyüzelli sene Hıristiyan âleminin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul da beş yüz yerde fışkıran envar-ı tevhid(tevhid nurları) tekyelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i ilahiyeden(Cenab-ı Hakk’ı tanıma) gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cuşu huruşlarıdır(coşkunluk).”

İşte ehl-i tasavvufun bin dört yüz senedir Müslümanların hayatındaki bu önemli fonksiyonunu kimse yok edememiştir. Çünkü İslam âlimlerine ve ariflere göre onların yolları, yolların en güzelidir. Sünnet-i Resulullah’tan kıl kadar sapmayan Allah dostlarını seven, destekleyen ve onların sevgisini insanların kalbine koyan Allah tır. Bu gün Türkiye de en popüler alanlardan birisi beklide birincisi artık tasavvuftur. Bazı farklı meşreplerdeki Müslümanlar bile tasavvufa büyük ilgi duymaktadırlar.

Başlarında kâmil bir mürşid bulunduran bazı tasavvufi ekoller çok hızlı bir şekilde hizmet ve irşad ağını geliştirmektedir. Hizmetler okyanusları aşmış, hemen dünyanın her yerine ulaşmıştır. Halkın bozulması âlimlerin bozulmasıyla olmaktadır. Türkiye de ve yabancı ülkelerdeki gerçek âlim ihtiyacını karşılamak ve halkı bozuk akımlardan koruyabilmek için hem Türkiye’de ve hem de Avrupa’da açılan medrese ve enstitülerde yüzlerce âlim yetiştirilmektedir.

Birçok dilde yayınlanan onlarca derginin yanında radyolar, tv kanalları ve yüzlerce tasavvufi kitabın piyasayı doldurması da tasavvufa olan ilgi ve eğilimin hızla arttığının en büyük göstergesidir.

Sadatlar’ın bazı il ve yurt dışı ziyaretleri çok büyük izdihamlara ve manevi fetihlere vesile olmaktadır. Uzak doğudan ve Afrika’dan bile Türkiye’ye mürşid ziyareti için kafileler düzenlenmektedir. Hafta sonları yapılan ziyaretlerde kalabalıklar beş on bin kişiyi bulmaktadır. Son yıllarda ilgi gösterenlerin tamamına yakını gençlerden oluşmaktadır. Toplumun her kesiminden insanlar âlimler, cahiller, öğrenciler, hastalar, esrar- eroin ve içki mübtelaları gibi milyonlar yeniden tutuşturulan Yesevi ocaklarına koşmaktadır. Artık Türkiye de sadatlar’ın mekânı ikinci Kasr-ı Arifan olmuştur. Bin yıl önce bu topraklara gönül erbabı dervişler tarafından çalınan sevgi ve marifet mayası yeniden çalınmıştır.

Gerçek mürşitler hiçbir zaman medyatik olmazlar. Onlar medyada değil insanların gönüllerinde yer bulurlar. Şöhret afettir ve şöhrete yönelik, riyakârane bir tavırda asla bulunmazlar. Onlar devlet ricali ile de beraber olmaktan hoşlanmazlar. İslam’ın izzet ve şerefini muhafaza ederler. Onların destekçileri medya değil Allah ve Resulüdür.

Artık iman ve amel noktasında büyük bir zafiyet içerisinde bulunanlar ve hatta yaptıkları ibadetlerle bir türlü itminana ulaşamayan ve bunun acısını kalplerinde duyan her kesimden insanlar koşarcasına kâmil zatların dergâhına gitmektedirler. Milyonlarca insanı bu zatlara götüren nedir? Bunlar kimseye davetiye göndermezler ama her an dünyanın her yerinden dertlerine derman arayan insanlar gelip giderler. Çünkü Allah dostlarında ilahi aşktan, marifetten kaynaklanan cazibe ve heybet vardır. Onlar insanların gönüllerini cezbederek, kalplere hükmederler ve insanların kalplerine girerler. Allah(cc)da insanları dostlarına, vesilelere sevk eder.

Zaman ahir zamandır ve bu zamanın evliyasının tasarrufu çok daha kuvvetlidir. Bu zatlar daha büyük ilahi destekle desteklenirler. Bu zamanda bu zatlara olan ihtiyaç her zamankinden daha çoktur. Zira bu devirde kalplerde her türlü hastalık neşv-ü nema bulmuş, nefisler azdıkça azmış ve fitneler her tarafı sarmıştır. Bu nedenle ihtiyaç ne kadar çok ise ilaç da ona göre ayarlanır.

 | Puan: 7 / 3 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

ebubekir { 18 Ocak 2011 15:58:10 }
Mustafacığım büyük zatların sözleri de genelde tefsire muhtaçtır. Sana çok açık gibi gelen bir sözden maksadın farklı olması söz konusu olabilir. Sufiler dağınıkmış! Bu sözde çok garip bir şey yok. Bu söz onların yollarına da bir halel getirmez. Hem Allah aşkına sizin cemaatten, birlikten anladığınız nedir?
Cemaat tüm İslam Ümmeti topluluğunu ifade eder ve tüm Müslümanları içine alır. Peygamberimiz(as);” cemaatte rahmet vardır” sözü peygamberimizin ve sahabelerin yolundan giden tüm Müslümanları içine alır. Diğer bir hadiste ise” Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” buyurmuş Rahmet peygamberi(as). Bu ne demek?. Âlimlere göre farklı mezhep ve meşrepleri ifade eder. Bu gün farklı hak mezhepler bir ayrılık vesilesi değil Ümmet için bir rahmet ve kolaylık vesilesidir. Bir başka hadiste” Benim sahabelerim yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz “ buyurulmuş.Yani ehli sünnet çizgisindeki tüm mezhepler, tüm tarikatlar ve tüm cemaatler(gruplar) İslam cemaatinin üyeleridir. Aynı inanca sahip kişiler cemaati meydana getirirler. Cemaat, şuurlu bir topluluktur ve belli ilkeleri ve hedefleri vardır. Ayrıca başlarında da ehil ve yetkili bir imamın bulunması gerekir. Ancak şartlardan dolayı tüm Müslümanlar bir lider etrafında bir araya gelemeyebilirler. Bu noktada bazı müminlerde bir amaç etrafında bir araya gelip bir grup oluşturabilirler ama diğer tüm Müslümanlarla İslam kardeşidirler, ayrılık gütmezler. Cemaat sünneti esas alır ve camide birliği sağlarlar. Müminler cemaat ehli olmalı ama cemaatçi olmamalı, kendi görüşlerini din haline getirmemelidirler.
Sizler ne derseniz deyin bizlerde bu toplumun içerisinde yaşıyoruz ve insanlarımızı iyi kötü tanıyoruz. Yine ne varsa ehlisünnete mensup ve sünneti yaşamayı amaç edinmiş belirli cemaat ve tarikatlarda var. Diğerleri boşlukta savrulan yaprak gibi savrulup gidiyorlar. Bidatler her tarafı kaplamış. Hep onun bunun aleyhinde atmakla meşguller. İlim yok, amel yok, ihlâs yok. Kalpler ölmüş, nasihat kar etmiyor. Öğrendiği yalan yanlış şeylerle amel ediyor ve doğrusunu da bir âlim söylerse nefsine yediremediği için kabullenemiyor. Bediüzzaman “Bu asırda bir insanı diriltmek eski asrın yüz senelik adamını diriltmekten daha zordur” demiş. Ne hikmetse herkes kendisini diri zannediyor. Sizin cemaat ve birlikten anladığınız hiçbir cemaat ve tarikata mensup olmamak mı yoksa. Eğer böyle ise Allah yardımcınız olsun. Allah Resulü;”Zamanının imamını tanımadan ölen cehalet ölümü üzere ölmüştür” buyurmuştur. Doğruyu yanlıştan ayırıp herkesin hakkını teslim etmek bence en büyük erdemdir. Böyle olabilene ne mutlu.
ebubekir { 18 Ocak 2011 15:01:46 }
Salim kardeşim, sende haklısın. Bir şeyh yarıştırma var. Bu asla doğru değil. Bizlerde kabul etmiyoruz. Yine Bediüzzamanın ifadesiyle "herkes en doğru yol benimkidir deme hakkı vardır ama tek doğru yol benimkidir deme hakkı yoktur".Bir kitapta(s. Muhammed Raşid hz.lerinin hayatı) Namık Kemal Zeybek şunlaarı söylüyor.(kendisi Kahta kaymakamlığı yaptığı için Seyda hz.lerini çok iyi tanıyor);"Bir defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye'de tasavvuf nedir? Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlar? Bu gün ne yapmaktadırlar? Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propogandanın tesiriyle ne yazık ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm. Kahtada benden öncekilerin raporlarıda hep müsbet idi. Burası ve buradaki insanlar siyasetle uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar.ben herkese şunu söylüyorum: Bu insanlara karşı yani Türkiye'deki maneviyat büyüklerine karşı peşin hükümlü olmaktan vazgeçin.Bunlar yararlı insanlardır. İstisnalar yok mu? Olabilir ama, istisnayı arayın bulun. İstisnaları kaidede bitirmeyin. Zamanla bir çok gerçekler ortaya çıkıyor. Fakat esas olan peşin hükümden kurtulmaktır.é Yine Zeybek seyda hz.lerine "efendim başka tarikatlarda var diye bir soru yönelttiler Söylediği şu oldu;" Hepsi birdir. Hiç bir ayırım yoktur.Nakşibendi, Kadiri, Rufai yahutta şu bu ne olursa olsun hepsi birdir. yeterki doğru olsun. İslami ölçüler içinde kalmış olsun. Hiç bir ayırım söz konusu olamaz" Yani dini gruplara bakışı budur ayrıca insanlığa bakışıda."Ölçü sadece şeriattır. Rahmetli Muhsin Başkan da Seyda hz.leri için:" Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşidi Kamil idi. dolayısıyla bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri vardır. Allah O'ndan razı olsun. Seyda hz.leri ve cümle Allah dostları bizim manevi ışıklarımızdır.Biz onlarla görebiliyoruz.Onlar birlik sembolüdürler. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdır. Biz onlardan yansımalar alırız." Bu noktada bölmekten bahsedenlerin kulakları çınlasın. bazıları hala zannediyor ki gerçek Mürşidler hep geçmişte kalmış. Bu zamanda yoktur. Allah için doğruyu yanlıştan ayırmak için araştırmadan fitnenin içine düşmeyelim.
Salim kardeşim evrenesoğlunu yetmişli yılların sonunda Ankarada üniversitede okurken duyuyorduk. galiba o yıllarda DPT!de çalışıyordu.Bu arada yine o yıllardaSeyyid Abdülhakim Hüseyni hz.leri yada Seyyid Muhammed Raşid hz.leri tarafından bozuk ve ehli sünnete ters fikirlerinden dolayı tard edildiğini biliyorduk.Ayrıca sen yok diyorsun ama kendi sitesine girersen onun kitabı da var. kardeşim gerçek tarikat ehli bu tür şeylerden uzaktır. Ölçü şeriat ise herkes islam adına hareket eden liderlerin hal ve sözlerini şeriat ölçüsüne vursun. Şeriata uyuyorsa kabul etsin, yoksa etmesin. Ama bu arada da şeriatı ehli sünnet kaynaklardan öğrenerek kıyaslasın. Yoksa Hak'tan sapmış kimselerin düşüncelerini doğru kabul ederek kıyas yaparsak doğru ve hak olanlar bu defa sapık bir yol konumuna düşer. Yani önce temel sağlam olmalı. Allaha emanet ol.
ebubekir { 18 Ocak 2011 14:23:22 }
Hulusi kardeşim..avam halkın İslam’ı en azından sureten güzel bir şekilde yaşadığı bir toplum için söyledikleriniz doğru. Eskiden mürşitler tarikata girecek olanları seçip almışlar ama istisnaları da olmuş. Çünkü bu kapı tövbe kapısıdır. Nice eşkıya, faizci veya içki müptelaları mürşit elinde tövbe etmişler bazıları da zamanla irşad postuna oturmuş. Tasavvuf “havasın….. altından kalkacağı bir şeydir” diyorsun. Ama havas olanlarda yine mürşid elinde terbiye görenlerdir. “Şeriatsız tarikat olmaz” sözü de hakikatin ta kendisidir. Hele bir tarikat şeyhinin şeriata aykırı bir hali varsa ona itibar edilmemelidir. Ama bizim gibilerin her şeyde şeriata uygun hareket etmesi çok kolay değil. Hedef budur. Kimisi ulaşır kimisi de ulaşamazsa bile en azından gayret gösterir. Eskiden tarikat kalesine girmek için şeriat kapısından girmek gerekir demişler. Şimdi de aynı kıstaslar aranacak olursa kaç kişi bulunabilir. Bediüzzaman’ın söylediği gibi kâmil mürşitlerde zaman iman kurtarma zamanıdır diyorlar ve selin önünden kaç kütük kurtarılabilirse onu yapmaya çalışıyorlar. Buradan hareketle bugün “şeriat kalesine girmek için tarikat kapısından geçmek gerekir” demişler. Bu hakikati bizler etrafımızda müşahede ediyoruz. Maksat elbette şeriatı yaşamaktır. Bu meyanda “sirkeci sofiyi” yeniden okumanızı öneririm. Eğer mürşid elinde tövbe ederek bataklıktan çıkıp ta bu şekilde istikamete girenlerin hallerini yeterli görmüyorsan o zaman bizlere önerebileceğiniz daha etkili bir yöntem varsa açıkçası bilmek isteriz. Söylediğiniz gibi amentüden haberi olmayan yüz binler tövbe ederek itikatları düzeliyor, ibadete başlıyorlar. Hatta bir çoğu ihlâs ve takva sahibi hatta ihsan sahibi oluyorlar. Daha ne olsun? Babanın evlada söz geçiremediği bir zamanda şehir eşkıyalarının kalbini Allah’a çevirmek, ölmüş kalplerin dirilmesi az bir şey mi sizce? Etrafımızda lakayt, yetersiz ve sorumsuz nice hocaları görünce kırk yıllık sarhoşun hali ve muhabbeti inanınki gıpta edilmeye değer. Tarikatları ve cemaatleri anlamak uzaktan uzağa mümkün olmuyor. Hele tenkit edicilerin sözleriyle onları tanımak imkânsız. Kaç kişi eğriye eğri diyor. Bunu anlamak için yakın olmak lazım.
Hulusi kardeşim hidayet Allah’tandır, mürşitler ise sadece birer vesiledirler. Ya bu insanlar bir mürşid elinde tövbe etmeselerdi ne olacaktı, daha mı iyi olacaktı yani. Tarikata girmekle zarar mı ettiler? Asıl fayda Bediüzzamanın söylediği gibi iman noktasındadır.
Herkes mürşidden kendi istidadına göre fayda görür. Aslında bir mürşide gidenlerin bir kısmı bir süre devam edip çıkmıyorlar. Azda olsa böyle olanlarda var. Ama asıl mesele bu insanların manevi doktor mesabesinde olan mürşidin verdiği reçeteyi hakkıyla veya hiç uygulamaması. Eski arkadaşlarını terk etmiyorlar. Kötü arkadaş, nefis ve şeytanın kandırmasıyla devam edemiyorlar. Ama sorduğumuzda bunların içleri burkularak sadatlara muhabbetlerinin tam olduğunu görüyoruz.
Hulusi kardeşim Türkiye deki resmin çok iyi olduğunu falan söylemiyorum. Elbette hiç iç açıcı değil. Ama burada herkesin sorumluluğu yok mu? Belki yüz bin tane görevli imam, binlerce ilahiyat okumuş, yüz binlerce de imam hatip okumuş insanımız var. Bu gün bunların geneli maalesef bir fayda vermediği gibi bazıları da müslümanın imanı ile oynuyor.Herkes bu noktada ne yapabildiğine baksın? Kamil bir zat ne kadar mesulse bizlerde o kadar mesul değimliyiz?
Mustafa Boğa { 18 Ocak 2011 10:03:54 }
Doğuda tasavvuf büyüklerinden birine sormuşlar,''Gerçek Tasavvuf nedir'' diye.O da şöyle cevap vermiş''Bizden önceki dervişlerin hali dir'' demiş. Yani diye devam etmiş,''Görünüşte dağınık gibi görünselerde,Manen; toplu ve birlik idiler,güvenilr güvenli kişilerdi.Zamanımızın sufileri ise,görünüşte toplu gibidirler ammaaa HAKİKATTE İSE DAĞINIKLARDIR.''
     Bu güzel söz herşeyi apaçık anlatmaya yetecektir.Her şeyin ayan beyan olduğu dönemimizde saklamaya ve saklanmaya gerek yoktur.Günümüz Müslümanları Bölük,pürçük değil Parça,pinçik durumdadır.Her aklına esen bir yol ''tarikat'' tutturmuş gidiyor.Yolun sonunda ise kapısına ya ''Mehdi'' nin yeri yada ''Milyoncu'' nun yeri diye yazdırıyor.bundan nemalanmak isteyen insanlarda aynı yolda hayal kurmaya devam ediyor.Allah gerçeği gören gerçek sufiler'den çıkarsız gerçek müslümanlardan eylesin...herkese selamlar...
Salim Engin { 18 Ocak 2011 00:01:11 }
Sayın Ebubekir bey.

"...her kesimden insanlar koşarcasına kâmil zatların dergâhına gitmektedirler. " diyorsunuz . Bazı insanlar A dergahına gitmekteyken bazıları B dergahına gidiyorlar. A ya gidenler B yi , B ye gidenler A yı bizim oranın tabiri ile bişeye tutmuyorlar. Tabiri caizse mürşid yarıştırıyolar. Bir de kendini mehdi ve Allah'ın resulu olarak takdim eden Evrenesoglu'na gidenler var . Onlara göre Evrenesoglu devrin imamı, mehdi, Allah tarafından kitap verilmeyen ama vahiy ile risalet görevi verilen en mürşidi kamil ve veli resul... Bunu böyle görenler varken öte yandan bu iddialarından dolayı Evrenesoglu'nu islam dairesinden çıkmış olduğunu söyleyenler de mevcut. Bu konudaki fikrinizi merak ediyorum açıkçası.
Hulusi beyin dediği gibi durum pek iç açıcı değil sanki.
Saygılar
Salim Engin
HULUSİ TAKCI { 17 Ocak 2011 18:03:06 }
"Bu gün Türkiye de en popüler alanlardan birisi beklide birincisi artık tasavvuftur. Bazı farklı meşreplerdeki Müslümanlar bile tasavvufa büyük ilgi duymaktadırlar"diyorsunuz. Bekir ağabey tasavvuf ilgi duyulan bir şey olmaya başladıysa,popüler olmaya adaysa orda tasavvuftan bahsedilemez. Neden mi derseniz. İmamı rabbani(RA) mektubların çoğuna verdiği cevapta "Şeriatsız tarikat olmaz" der. İşin püf noktası şeriattır. Şeriat her müslüman için olmazsa olmaz iken ,Tasavvuf havassın ilimde derinleşenlerin zühd ve takvaya talip olanların kısacası ince eleyip sık dokuyan sorumluluk sahibi insanların altından kalkacağı bir şeydir. Etrafımızda görüyoruz herşeyin ayağa düştüğü gibi ilimde irfanda tasavvufta farklı kaygı ve iyiniyetli öngörülerle ayağa düşürüldü. amentüden haberi olmayanları sofi listesine alarak kime ne fayda sağlanılması hedefleniyor. gün geçtikçe cemaatlere ve tarikatlere mensup insanlar artıyor. Türkiyenin gidişinde bir düzelme varmı? eğriye kaç kişi eğri diyebiliyor. Kaç kişi doğrunun yanında olma cesaretine sahip. Faydacı bir anlayışa bürünmüş yığınlar farklı niyetlerle hayatlarının bir döneminde ya cemeatlere yada tarikatlere girip çıkıyorlar. planlı değil tabiki. girdikleri yerde aradıklarını bulamıyorlar demekki. Allah akıbetimizi hayreylesin. benimkisi eleştiri değil bir özeleştiri. Türkiyede yaşayan biz müslümanlar resmimizi iyi okumalıyız. bence resim hiç iç acıcı değil.
selamlar
Abdurrahman engin { 17 Ocak 2011 17:27:41 }
Yazını pür dikkat okudum çok mükemmel bir yazı...Faydalandım.Böylesine büyük Zatı muhteremler .TIBBIN.Aciz kaldığı yerdede ALLAHIN izniyle manevi tedavinin ötesinde fiziki tedavide yapıyorlar.Güvenilir kaynaktan işittiğim bir gerçeği paylaşmak istiyorum..
Dertli bir Baba yürüyemeyen oğlunu götürmediği Doktor, başvurmadığı.hastane kalmamış.Üzgün, kederli,meyüs,bir halde DARENDEYE,gelir.Öğle namazı yaklaşmış,ESSEYYİD OSMAN HULUSİ EFENDİ,havuzun başında,ağır adımllarla Camiye doğru gitmektedir.Dertli Baba,yaklaşır,çocuğunun yürüyemediğini ,DOKTORlardan ,hiç bir fayda görmediklerini bir solukta anlatıyor.Çocuk kucağında Camiye giriyorlar, namazı kılıp kalkacakları sırada HULUSİ EFENDİ cebin çıkardığı akide şekerleri çocuğun arkasına doğru saçıyor,çocuk ALLAHIN izniyla Caminin içine serpilen şekerlerin hepsini yürüyerek topluyor...Çalışmalarında başarılar diler gözlerinden öperim...
Diğer Sayfalar: 1. 2. 

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yerdesiniz

SuçatıHaber Anket

Sizce Gürün Belediye Başkanlığı seçimini kim alır?
Ak Parti adayı Feyzullah Arslan
MHP adayı Nami Çiftçi
Sonuçlar

Google

Il Il Hava Durumu


Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyareti
Bugun901 
Ayrnt
 
SuçatıRSS
 Haberler | En Çok Okunanlar | En Çok Oy Alanlar
 


Altyapıda yardımları olan mydesign ve efkan teşekkürler.
Suçatı Haber 2007
Tasarım ve Kodlama: Fatih TAKCI